|
Her mektupta Mustafa Kemal Adı geçerdi.Düşmanı
geldikleri yere göndereceklerini yazarlardı."Ana,az
kaldı düşmanı savuracağız harmanda ekin savurur
gibi.
Anadolu'nun
kıraç bir köyü. Bu köyde bir yaşlı kadın. Has
Anadolu analarından. Çile çekmekten beli bükülmüş,
ağlamaktan gözlerinin altı şişmiş, zayıf, küçük
ama çok büyük olduğu hissedilen, narin, nur yüzlü
bir Anadolu kadını. Çiçek Hala.
Çiçek hala için her zamanki gibi bir gün. Buruk, üzüntülü,
gözleri dolu, her an ağlayacakmış gibi durduğu,
sanki son anlarını beklediği günlerden biri. O kış
günü nadiren bulutlar arasında başını uzatıp
kendini gösteren, bir bahar havası yaratıp gönülleri
şenlendiren güneşi O
nadiren fark ederdi. Zira yaşlı gözleri, ağlamaktan
artık günübirlik yaptığı pencerenin önünde köy
yolunu gözleme işini bile yapamamaktaydı.Tam 17 sene
olmuştu iki oğlunu, dünyadaki tek varlığını ve
varlık sebebini savaşa göndereli. Evinin direği çocukları
doğmadan bir toprak
davası yüzünden ölmüştü. O zaman anlamıştı
anası gibi kendi kaderinin de kara yazıldığını. 17
senedir evinin küçük bahçesinde yetiştirdiği birkaç
sebzeyle, komşularının getirdiği birkaç kap yemekle
geçinirdi. köy halkı artık onu kendi ailelerinden
ayrı görmüyordu. Üzerindeki basmadan şalvarı, yeleğini
bile bayramda bir komşusu almıştı. Onu bu çileli
hayatında ara sıra sevindirmeyi görev bilmişti köy
halkı.Dile kolay 17 senedir pencere önünde oğulları
Murat'ının ve Ali'sinin yolunu gözlerdi. Son bir
seneye kadar. 17 Sene evvel o cihan harbinde, binlerce
insanın, gencin öldüğü, kurşunların bile dövüşürcesine
havada çarpıştığı, 1000 lerce köyün erkeksiz
kaldığı, nice fidanların vatan uğruna can verdiği
o savaşa Çanakkale'ye. Cepheden olaki bir mektup geldiğinde,
herkese haber verilir köy kahvesinde toplanılır bir
ilkokul çocuğu okur iyi haberleri, bir selamı duyunca
dünyalar onların olurdu. İlkokul çocuğu okurdu çünkü
köyde kalan yaşlıların ve kadınların hemen hemen
hiç biri okuma yazma bilmiyordu. Her mektupta Mustafa
Kemal adı geçerdi. Düşmanı geldikleri yere göndereceklerini
yazarlardı. "Ana, az kaldı düşmanı düşmanı
savuracağız harmanda ekin savurur gibi. Bir komutan
varmış Mustafa Kemal diye. Biz görmedik ama çok
bilgili bir komutanmış. Savaşı onunla kazanacakmışız.
Ana ben şehit olursam ağlama emi. Ben köye dönsem ne
olur, dönmesem ne olur, sen bir can versen ne olur
vermesen ne olur bu vatan uğruna. Yeter ki düşman
ayak basmasın bu kutsal topraklara. Sen dualarını
eksik etme yeter anam. Allaha emanet ol." Ardından
bazen bir ananın feryadı, ama çoğu çocuklarının sözünü
tutardı. Vatan sağolsun derdi. Çiçek halaya hiç
mektup gelmemişti. Ne Murat'ından ne de Ali'sinden.
Yalnızca büyükoğlu Murat'ın çavuş olduğunu yazmıştı
biri mektubunda. Aynı bölüktelermiş. Murat Çavuş...
iki oğlundan daha çok Murat'ını severdi üzerine
titrerdi onun. Ali'yi de severdi ama Murat başkaydı.
Murat'ım derdi ona. 15'inden sonra köy yerinde ütüsüz
gömlek giydirmedi ona. Evimin direği derdi. Çünkü o
ilk oğluydu. Köyde yeni gelin iken köyün diğer kadınlarına
karşı başını o kaldırmıştı. Köy kısmında oğlan
doğurmayan kadına başka gözle bakarlardı çünkü.
Oğullarınında savaşa gitmesi gerekiyordu. Geldi o gün
biri 18 biri 17 sinde... gidin oğlum dedi. Vatanın
size ihtiyacı var gidin dedi. Ağzı başka gönlü başka
diyordu. Savuşturdu oğullarını geldi eve. Dizlerini
bağı çözüldü. Yıkılıverdi olduğu yere,
hayattaki tek varlığı, yetiştirdiği, yıllarca büyüttüğü
oğulları gitmişti. İki gün kesintisiz ağladı.
Kaderine ağladı, ince beyaz ellerini göğsüne vura
vura ağladı.
|
 |
 |
 |
Aylar geçti yıllar geçti savaş bitti dediler.
150 genç gönderen köye 3 kişi döndü. Sadece 3 kişi.
Birinin kolu yok, birinin gözü kör. Çiçek halanın
Murat çavuşu da Ali'si de gelmedi. Ölüm haberleri de
gelmedi. Artık şu koca dünyada bir başınaydı. O gün
bu gündür. Her gün pencere önünde, gözü yaşlı,
eski günleri düşünerek köy yolunu gözlerdi belki
gelirler diye. Kaç defa geldiler diye kapıya koştu,
baktı ama değildi. Aklını da kısmen yitirmişti.
Nerede bir konuşan duysa çanakkaleyle ilgili bir haber
duysa, hemen oturur dinlerdi. Anlayana kadar karşısındakine
otuz kere bile annattırırdı. Kimsede birşey
diyemezdi, yaşlı diye bilirlerdi derdini. "O nasıl
bir savaşmış oğlum. Bir tek millete karşı yedi düvel
birleşmiş . Taa Avusturalya
mıdır nedir oradan asker getirmişler, bu aç gözlü
Avrupalılar. O Çörçil miymiş neymiş yavrum, masa
başında çayını yudumlarken, çoluğu çocuğu yanındayken
ta Yeni Zellanda'lı Avusturalya'lı gençleri kırdırmış
oğlum. Anzak derlermiş onlara. Rahat yerinde, eline
harita, şuraya çıkın, burayı alın, Hindistan'dan
getirin burdan götürün dermiş. Müslümanı müslümana
vurdurmuş oğlum.Birde ANZAK deyi birilerini getirtmiş.
Onlara da acırım oğlum. Öyle deme, onlarda bir ana
yavrusuydu herhalde. Bir genç, cahil ne bilsinler.
Belki onları da Avrupa görceksiniz, Mısır'ı, İstanbul'u
tanıyacaksınız, başka dünyaları göreceksiniz deyi
kandırmışlardır. Onlar bilemez tabi bu kadar insana
karşı bu Türkler ne yapar. Kesin yeneriz demişlerdir.
Ama bilmezlerdi ki arada savaş var ölüm var. Onlar için
birşey ifade etmez binlerce kilometre uzakta savaşmak
ama bizim askerimiz için bir yanda ölüm bir yanda
vatan var oğul. Bizim askerimiz iman gücüyle, vatanı
kurtarma endişesiyle savaşmış ve korkmamış yılmamış
oğul. O duruma hangi milleti koyarsan koy aynını
yapardı. İnsanın damarına bastınmı yapamayacağı
yoktur. Hem onlarda insanmış. Cepelerde bizimkilerden
onlar birbirine sigara neyim atarmış, şarkı türkü
söylerlermiş. Cepheler o kadar yakınmış oğul.
Onlar yenilip giderken, konserve miymiş neymiş bir
yiyecek varmış onarın üstüne 'Türk afiyetle ye
zehirli değil' diye yazarlarmış. Bizimkilerinin vatan
uğruna savaştıklarını bilir, cesaretlerine saygı
duyarlarmış. Türk deyince bir titrerlermiş." Çiçek
hala her fırsatta her yakaladığına bunları anlatırdı.
Hiç bıkmaz günde belki 10 defa içine bir sevinç
gelir coşar bunları anlatırken. Benim Murat'ım Ali'm
de çok yiğittiler. Canım yavrum nsıl savaştı kim
bilir, şimdi o daracık siperlerde aç, susuz, banyo
yapmadan oy oy der iç çeker, damla damla dökerdi ufak
mercan gözlerinden. Bembeyaz tülbentinin bir ucuyla
silerdi. Önce yere, sonra sağa sola bakar içini çekerek
ağladığını göstermemek için "Vatan sağ
olsun Allah bize de bu kaderi yazmış." der gider
pencerenin önüne oturur, yola bakardı. Eski günleri
düşünürdü gülerdi,ağlardı, yemek yemezdi, bir
komşusu getirene kadar. Hep bekledi 17 yıldır. Dile
kolay 17 koca yıl pencerenin önünde geçti. Yine bir
gün komşusu geldi bir kap yemekle. Çiçek hala yine
pencerenin önünde, başını yerdeki koluna dayamış
oturuyor. ''Hadi Çiçek Hala kalk birkaç birşey ye.''
dedi. Ama cevap alamadı. Çiçek Hala o pencerenin önünde
Murat'ının ışığını bekleyerek ama solmuştu. |