İstanbul, sahip olduğu doğal güzellikleriyle büyüleyici ve efsunludur. İstanbul, kimine göre bir ana, bir sevgili; kimine göre aş, iş kapısı; kimine göre ise savaş demektir. İstanbul bambaşka bir şehir, apayrı bir dem, adeta doyumsuz bir rüyadır. Bazen korkulu bir kabustur İstanbul. Uzun lafın kısası İstanbul gerçekten tadılması, gezilmesi, havasının s
olunması gereken bir hayattır, yaşamdır.
Bu güzel şehrimizin bilinmeyen ya da kendisi hakkında fazla bilgiye sahip olamadığımız pek çok yeri vardır. Bu sayıda herkesin çok iyi bildiği, genelde uzaktan gördüğümüz bize hem çok yakın hem çok uzak olan, Boğaz’ın adeta vazgeçilmezi ve İstanbul denilince ilk akla gelen yerlerden olan Kız Kulesi’ni tanıtmaya karar verdik.
Kız Kulesi’nin tarihine baktığımızda bu eserin mimari yapılanmasının M.Ö. 341’e uzandığını görürüz. M.Ö. 410’da Sarayburnu’nun bulunduğu yerden kulenin bulunduğu adaya zincir çekilerek gümrük istasyonu haline getirilir. M.S. 1110’lara gelindiğinde ise ilk belirgin yapı, İmparator Manuel Commenas tarafından inşa ettirilir ve savunma kalesi olarak kullanılan “ Küçük Kale” anlamına gelen Arcla adını alır.
1453 yılında İstanbul’un fethi sırasında savunma amaçlı olarak kullanılan kale, bu tarihten sonra çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Kale, ilk olarak gösteri platformuna dönüştürülmüş ve buradan yapılan top atışları ile birlikte mehterler, nevbet (bir çeşit İstiklal Marşı) okumuşlardır. 1719 yılında fenerden çıkan alevle yanan Kız Kulesi, 1725 yılında şehrin başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından tekrar onarılır. Kule, 1830 senesinde kolera salgının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlanır ve toplarla donatılır. Sonrasında, ünlü hattat Rakim’in yazısı ile kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut’un tuğrasını taşıyan kitabe yerleştirilir. 1857’de tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık yapma sistemine kavuşur. 1944 senesinde yenilenme yapılır. 1959 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne devredilerek radar istasyonu olarak kullanılır. 1982 yılında Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne devredilir ve bu dönemde geçici bir süre siyanür deposu olarak kullanılır. 1995 yılında ise özel sektöre devri yapılır.
Asya ile Avrupa’nın kesiştiği noktada Boğaz’ın ve İstanbul’un 2500 yıllık tarihine tanıklık eden Kız Kulesi, asırlar boyunca pek çok efsaneye de konu olmuştur. Elde ettiğimiz efsanelerden birkaçını sizinle paylaşmak istedik.
“Yüzerek geleceğim sana
Güzel kız, senin sevgin uğruna,
Sana geleceğim.
Sen beklerken beni ürkek bakışlarla,
Yüzerek geleceğim sana.
Dalgalar gemilere bile geçit vermese,
Yüzerek geleceğim sana.
Azgın dalgaların arasından…”
HERO ve LEANDROS’UN ÖLÜMSÜZ AŞK HİKAYESİ...
Kız Kulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius`un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero`nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero, Afrodit`in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra Afrodit`in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Delikanlının ateşli ve hüzünlü bakışı Hero’yu etkiler. İki aşık yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi, kısacık zaman diliminde, kalplerinin artık başka bir insan için çarpmayacağını anlarlar. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar.
Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros`un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero`nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi`nden boğazın sularına bırakır.
YILAN HİKAYESİ
Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini
boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya`nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır.
ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ
En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Bu hikaye ise, Battal Gazi’nin askerleri ile Kız Kulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazineleri ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığı anlatılır. Battal Gazi, tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız Kulesi ismini vermişlerdir.
Eğer hayatın sıkıcı ve yorucu ritminden uzak olmak, İstanbul’u ve Boğaz’ı çepecevre görmek ve günbatımını değişik ve özel bir yerde izlemek istiyorsanız “Kızkulesi”nin gideceğiniz mekanların en başında gelmesi gerekir. İnanın, Boğaz’ın kızıla boyandığı o an muhteşemdir ve herkese bir hafta sonlarını ayırıp “Kız Kulesi”ne gitmelerini tavsiye ederim. Gerçekten pişman olmayacağınız ve gittiğinize değecek bir mekandır. Kız Kulesi’ne ulaşım da oldukça kolay olup, Üsküdar İskelesinden veya Harem’den sahil boyunca bir 10 dk.’lık yürüme yolu var. Kız Kulesi’nin tam karşısındaki sahilden sabah 09:00’dan itibaren küçük tekne seferleri ile kuleye geçilir. Gidiş-dönüş ücreti 5 TL’dır. Bu güzel ve şirin kuleye gidecekler için şimdiden iyi eğlenceler.