Cumhuriyet... Pek yabancı olmadığımız bir kelime... Anayasamızın ilk maddesinde belirtildiği üzere Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Ülkemiz, çağdaş düşüncelerin filizlenip, gelişebileceği yegane ortam olan cumhuriyet yönetimine geçiş sürecinde, birçok engelle karşılaşmış, sonrasında ise bu zorlu engelleri bir bir aşarak Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün liderliğinde, hakettiği yönetim biçimine yani Cumhuriyete kavuşmuştur.
“4 Temmuz 1908 günü İstanbul’da gazeteciler kendi aralarında karar aldı:
O gece sansür memurlarını gazetelere sokmayacaklardı.
Gazeteler basıldı. Gazeteciler sabaha kadar bürolarda, matbaalarda kaldı.
Gelen sansür memurları “Meşrutiyet ilan edildi. Artık matbuat hürdür” diye kapıdan geri çevrildi.
Ve ertesi gün, yani 25 Temmuz’da gazeteler ilk kez sayfalarında beyaz sütunlar olmaksızın, sansürsüz olarak çıktı.
O günden beri, II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 24 Temmuz, “Basın Bayramı” olarak kutlanıyor.”

O gün kendisine okunan telgrafta “Kızkardeşinizi, İstanbul’a götürmek için izinlisiniz.” dendiğini duyunca epey bir şüphelenmişti. Çünkü kendisi de biliyordu ki cemiyet, hükümet tarafından farkedilmiş ve cemiyetin kendisi de dahil olmak üzere bazı üyeleri ödül ve terfi vaatleriyle İstanbul’a çağrılmıştı.
Haziran’ın dokuzunda, Selanik’te kışla meydanına nazır evin en üst katındaki küçük odada diğer cemiyet üyeleriyle beraber toplanmışlardı. Toplantının öncelikli gündem maddesi, cemiyet üyelerinden bir tanesine çıkan İstanbul’a gitme izniydi. Oturup, tartışıldıktan sonra İstanbul’a gidilmesi uygun görülmedi. Bunun yerine, cemiyetin isyan halinde bir adama ihtiyacı olduğuna ve bu kişinin dağa çıkmasının daha uygun bir davranış olacağı kararına varılmıştı. Dağa çıkan kişi Enver Paşa’nın ta kendisiydi...
4 Temmuz 1902’de Arnavut asıllı, tecrübeli bir çeteci olan Resneli Ahmet Niyazi (Resne, bugün Makedonya sınırları içerisinde kalan, Manastır ili yakınlarındaki bir kasabanın ismidir.) adında bir binbaşı, yanına Manastır karargâhındaki taraftarlarını da katarak, Enver Paşa’nın izinden dağa çıkmıştı.
Bu sırada Enver Paşa da köylere giderek halkı teşkilatlandırmaya başlamıştı. 15 yaş üzerindeki eli silah tutan herkese cemiyetin kendine has andını içirmeye başlayan Enver Paşa, gelenlerin huzurunda aşağıdaki gibi bir nutuk söylüyordu:
“Arkadaşlar!
Bilirsiniz ki şimdiye kadar, birçok yer elimizden gitti. Tuna Vilayeti’ne ve Bosna’ya ne oldu? Oradaki ahalinin, canlarını kurtarmak için mallarını bırakarak kaçtıklarını bilirsiniz. Bunlar ne oldu? Geldiler, bu yerlere sığındılar. Fakat, ekserisi (pek çoğu) aç, çıplak. İşte şimdi bizim de başımıza bu belalar gelecek gibi görünüyor. Hükümetin yolsuzluğundan, görüyorsunuz, ecnebi zabitler geldi. Yarın, öbür gün, buralarını, biz işimizi göremiyoruz, diye parçalamaya kalkışacaklar. O vakit biz ne olacağız? “
O sırada cemiyet işleri için bölgede bulunan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Resneli Niyazi Bey’den, amacını açıkça ilan etmesini istedi. Niyazi Bey de bunun üzerine hükümete isyan halinde bulunduğunu ve 1876 anayasasının (Kanun-i Esasi) geri getirilmesini istediğini açık bir dille belirtti. Bunun üzerine Padişah hemen Anadolu’dan Rumeli’ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da isyancılardan yana geçtiler.
Abdülhamit, yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra Cemiyetin ültimatomunu kabul etti. Abdülhamit, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasayı geri getirmeyi kabul etti. 24 Temmuz’da açıklanan bu haber, bütün İmparatorlukta büyük bir sevinç yarattı.
Resneli Niyazi, askerleriyle beraber “Hürriyet, Kardeşlik, Eşitlik, Adalet” yazılı sancaklarla süslenmiş Manastıra girdi. Ama siyasetten pek hoşlanmadığı için çok geçmeden memleketi olan Arnavutluk dağlarına çekildi. Öteki tarafta ise Enver Paşa, Selanik’teki Olimpos Oteli’nin balkonundan muzaffer bir tavırla halkı selamlıyor ve müthiş kalabalık tarafından günün politik kahramanı olarak alkışlanıyordu. Halka, keyfi idarenin artık sona erdiğini ve bundan sonra din ve ırkları ne olursa olsun, bütün vatandaşların Osmanlılıktan şeref duyarak, bir arada, kardeşce yaşayacaklarını bildirdi.
Enver Paşa’nın dedikleri sevinç sarhoşluğuyla geçen ilk günlerde gerçekleşir gibi oldu. Müslüman hocalar, Hristiyan papazlar, Musevi hahamlar, yollarda kucaklaşıp, kolkola geziyorlardı. Türk kadınları peçelerini yırtıp, attılar. Hapishane kapıları ardına kadar açıldı. İngiliz diplomat Aubrey HERBERT’in deyişine göre İstanbul “bir gül gibi parıldıyor ve heyecandan titriyordu.”
Ulu Önder, Olimpos Oteli’nin balkonundaki gösteriden sonra Kristal Gazinosu’na giderek, Enver’i öven arkadaşlarına “Ne bu, hep Enver’i övüyorsunuz ” diye sitemde bulundu. “Enver de Enver; Enver’den başka bildiğiniz yok. Onu bu kadar yüceltmek iyi bir şey değil”
Subaylardan biri, “Enver’i kıskanma” dedi. “Hürriyet için dağa çıktı O. Elbette överim.”
“Niçin kıskanayım? Ben de orta halli bir ailenin evladıyım. Anlamıyor musunuz? Bütün bu övgü ve söylevler sonunda öyle şımaracak, kendini öyle bir beğenmeye başlayacak ki, ülkenin başına bela kesilecek!” Maalesef Atamız bir kez daha haklı çıkmış ve Enver Paşa’nın başını çektiği İttihatçıların Alman hayranlığı yüzünden Osmanlı Devleti, bir dünya savaşına girmek zorunda kalmıştır.
KAYNAKÇA ;
1.Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu (Atatürk: The Rebirth of a Nation), Lord KINROSS, Kasım 1990
2.Enver Paşa’nın Anıları, Halil Erdoğan CENGİZ, Ekim 2008
3.Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor, Gürkan HACIR, Kasım 2009
4.Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak, Orhan KARAVELİ, Ekim 2008
5.Basın Bayramınız Kutlu Olsun, Can DÜNDAR, 23 Temmuz 2003