Kara bulutlar çökmüştü Anadolu’nun üstüne. O yüce toprakların ışığa erişmesini engelleyen bulutlar… Padişahtı, tekkelerdi, arap harfleriydi belki bu kara bulutlar ama kimsenin onlara dokunmaya niyeti yoktu. Yüzyıllardan beri varlığını devam ettiren tüm bu şeylere herkes boyun eğmişti, ne bir değişim ne de bir yenileşme düşünüyorlardı. Cesaret gerekliydi değişim için, devrim için…
Ülkenin her bir yanında dini kuralların, beylerin, ağaların, hukuku işlemekteydi. Padişah, dini ve halifeliği istismar ederek halkı istediği gibi yönlendiriyor, tekkelerde dini dersler dışında hiçbir pozitif bilim öğretilmiyor, Batı, Doğu’yu çoktan geçip ilerlerken kimse içinde bulunduğu durumu sorgulamıyordu.
Birinci Dünya Savaşı sonunda ülkedeki otorite eksikliği kendini hissettirmeye başlamıştı. Artık kimse İstanbul Hükümeti’ni dinlemiyor, kendi içinde örgütlenip hareket ediyordu. Bu hareketin milli bir kimlik kazanması Mustafa Kemal sayesinde olmuştur. 30 Ağustos’ta kazanılan büyük zaferin ardından Atatürk, “Türkiye, Osmanlı Devleti’nin devamı değildir.” düşüncesinden hareketle çağdaş bir kültürün inşasına başlamıştır.
Bu kültür değişiminin kilit noktası eğitimdir. Eğitim kökten yenilenecekti. Tekke ve zaviyeler kapatıldı, yeni okullar açıldı, Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi. Ancak yeni eğitim eski kültürün harf ve ifadeleriyle verilmemeliydi. Atatürk’e göre harfler günden güne, haftadan haftaya, aydan aya değiştirilemezdi. Kimilerinin yıllar alır dediği bu devrim, birkaç ayda başarıldı.
Kurtuluş Savaşı’ndan çıktığında harap haldeki millet, başöğretmenin gösterdiği yolda çalışan öğretmenlerle yeniden dirildi. Mühendisler, mimarlar, doktorlar, sanatçılar yetişti kısa sürede. Cumhuriyet döneminin özverili öğretmenleri sayesindeydi tüm bu değişim. O öğretmenlerin zihniyeti ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak yolundaki gayretleriydi milleti ayağa kaldıran ve yücelten.
Büyük Atatürk, çeşitli özdeyişleriyle Türk milli eğitiminin felsefesini, yöntemini ve amacını vurgulamıştır: Öğretmenlere karşı bir söylevinde “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” deyişiyle Türk milli eğitiminin eğitim felsefesini; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” derken uygulanması gereken yöntemi; “Ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız.” sözüyle de eğitimde varılmak istenen amacı belirlemiştir.
1938’de Atatürk’ün naçiz vücudu milleti yalnız bıraktı. Öğretmenlerle yaşadı milletin arasında Atatürk. Küçücük çocuklar öğretmenleri sayesinde Atatürk’le tanıştı ve onların sayesinde sevdi Atatürk’ü. Cumhuriyeti yaşatacak ve yüceltecek olan yeni nesillerdir, gençlerdir. Ve gençlerin ailelerinin güveniyle gönderildikleri tek yer okuldur. Daha çok masum fikirlerle dolu olan bu küçük beyinlere ilk dokunanlar, onlara ilk yön verenler öğretmenlerdir. Öğretmenlik işte bu yüzden çok büyük sorumluluk ve özveri isteyen bir meslektir. Yeni nesil, öğretmenlerin açtığı yolda ilerleyecektir.
Sevgili öğretmenim, sana; “Orada bir köy var uzakta.” dediler. Kendi damarlarında duydun kazma seslerini.
İşlenmemiş maden ocakları gibi işleyesin geldi. Tam yüreğinde hissettin toprağa düşen tohumu. Yüreğin ışıdı, mutlulukla doldu. Yürüsün çiçeğin uykusuna, yemiş olsun istedin. Çocuklar ağlıyordu bir yerlerde öğretmensiz. Her kara tahtada öğretmen olasın geldi. Her hıçkırıkta gözyaşı oldun ağladın, çiçekler fışkırsın istedin gözyaşlarından. Ot bile bitmeyen topraklara inat. Bak görüyor musun? Çocuklar yürüyor apaydınlık yollarda. Gözlerinde güzel geleceklerin ışıltısı… Dönüş yok artık biliyorsun… Senin gösterdiğin yol, Atatürk’ün gösterdiği yoldur. Atatürk ilkeleriyle aydınlanan ve asla karanlığa teslim olmayacak bir yol… Öğretmenler, Atatürk’ün değerleriyle eğitim verdiği sürece de Türk milleti, yücelmek ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak yolunda ilerleyecektir. Öğretmenler, Atatürk’ün kendilerine verdiği görevi şu sözlerle asla unutmayacaktır: “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!”
Yazımı Hasan Latif SARIYÜCE’nin şu dizeleri ile bitirmek istiyorum:
“Ulusun ışığısın, öğüncüsün öğretmen
Binlerce şükran sana, selam sana öğretmen.”