Hürriyet Şairi: Tevfik Fikret

Bütün varlıkları, yaratan bir kudret var ki, uludur, kutsal ve yücedir, ona vicdanla inandım.
Yeryüzü vatanım, insanoğlu milletimdir... İnsan insan olur ancak bunu anlamakla, inandım.
Şeytan da biziz cin de, ne şeytan, ne melek var; dünya dönecek cennete insanla, inandım.
Yaradılışta tekamül prensibi ezeldenberidir; bu hale Tevrat ile, İncil ile Kur’an’la inandım.
Beşer çocukları birbirinin kardeşi... Rüya bu! Olsun, ben o rüyaya da bin canla inandım.
İnsan eti yenmez; bu teselliye içimden -bir an için dedelerimi unutmakla- inandım.
Kan şiddeti, şiddet kanı besler; bu adavet kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım .
Elbet şu mezar hayatını parlak ve mutlu bir sonuç takip edecektir, buna imanla inandım.
Aklın, o koca büyücünün hareketleri önünde saçmalıklar yerlere geçecek hüsranla, inandım.
Karanlıklar sönecek, bir volkanın patlayışı gibi hak nurunun biranda parlayacağına inandım.
Kollar ve boyunlar çözülüp bağlanacak hep, yumruklar, o şangırtılı zincirlerle, inandım.
Fen bir gün şu kara toprağı altın yapacak; irfan kudretiyle herşeyin olacağına inandım.

Türkiye Cumhuriyetinin üzerine kurulu olduğu temelde iki değer vardır: Milli bağımsızlık ve milli bütünlük... bunlar cumhuriyetin en esas, vazgeçilmez ve ödün verilemez hususlarıdır. Bu değerlerin temel unsurları ise ortaktır. O da milli kültürdür. Milli kültür yüzyıllardan beri sayısız kimsenin eserleriyle, hareketleriyle, efsaneleriyle, destanlarıyla, şarkıları, türküleri ile sağlanır. Ve Türk m,lletinin tarih satırlarını adını her defasında yazdırmasına, hep bu kültür vesile olmuştur.

Toplumsal olayların hazırlanmasına her zaman öncü olan birileri vardır. Çünkü sadece bir lider bunu başaramaz. Nedeni ise; lider, başta arkasına alacağı insanlara sahip olmalıdır. Bu insanlara ulaşmanın en etkili yolu ise edebiyattır. Nasıl Fransız İhtilalini; Montesqueiu’ler, Rousseau’lar, Voltaire’ler hazırladılarsa, işte Osmanlı’daki meşrutiyeti ve belki Kurtuluş Savaşını bile bizim yazarlarımız ve şairlerimiz hazırladı. Ve Tevfik Fikret öyle bir şairdiki; milli bağımsızlık ve milli bütünlüğün ikisini de kelimelerinde toplamış; bunları, müthiş bir üslupla, milli kültür ile harmanlayıp bize sunmuştur.
Şiirleri ve fikirleri normal bir vatanperverlik duygusundan ziyade, bir felsefi ürün olmuştur. Gerçekten Tevfik Fikret, düşünceleri ve bunun eylem vasıtası olan kalemiyle bir şairden öte, bir filozoftur. Şiirlerinin arkasında çok ama çok derin anlamlar yatan, maalesef günümüzde yeterli değeri vermediğimiz, adı tarihte geçen ve geçmişin unutulanlar bölümünde saklanan çok değerli bir fikir adamımızdır. Ben ise sadece, “Unutulmak, o uğusuz bir derinlikte taş kesilmeye benzer ki, kaderimizle birlikte yürür.” diyen, Tevfik Fikret’in saygı ve hayranlıla düşüncelerini sizlere aktarmak gayesiyle yola çıkıyorum.

Fikret, 1 Ocak 1867’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi (Galatasaray Lisesi)’nde okudu. Muallim Naci, Recaizade Ekrem ve Muallim Feyzi’den edebiyat dersleri gördü ve onların tesiri ile şiir yazmaya başladı. 1888’de birincilikle mezun oldu. Babıali istişare odasında memurluk ve muavinlik yaptı. Nazıma Hanım ile evlendi. Mirsad dergisinin Padişah II. Abdülhamid’e sitem konulu şiir yarışmasında dikkat çekti. Arkadaşları Hüseyin Kazım ve Ali Ekrem’le Malumat dergisini çıkardı. Galatasaray Sultanisi’ne Türkçe öğretmeni olarak girdi. Bir zaman sonra istifa etti. 1896’da Robert Koleji’ne girdi. Aynı yılda Recaizade Ekrem’in tavsiyesiyle Servet-i Fünun dergisinin başına getirildi. Servet-i Fünun kısa zamanda Halit Ziya, Cenab Şehabettin, Mehmet Rauf (bir deniz subayıydı), Hüseyin Cahid, Ali Ekrem ve daha bir çok genç yazarları biraraya topladı.

Gençler haftada bir Fikret’in evinde, bir akşamda dergi idarehanesinde toplanarak yazdıklarını okuyup, tenkit ediyorlardı. Tehlikeli siyasi konulara pek dokunmuyorlardı.

Fakat bir çok yenilikleri, özellikle şiirde yeni ifade tarzları vardı. 1900’de Fikret, Rübab-ı Şikeste’yi bastırdı. İki ay içinde ilk baskısı tükendi. Daha sonra gençler arasına ayrılıklar girdi ve Fikret dergiden ayrıldı. Abdülhamid’in istibdat idaresinden bulanan Servet-i Fünuncular bir ara, Yeni Zelanda’ya göç etmenin yollarını aramış, orada bir cemaat düzeni kurmak istemişlerdi, fakat gidemediler. Bu sıkıcı ve baskıcı yıllarda Amerikan Koleji Fikret için maddi ve manevi bir sığınak oldu.

1901 yılında yazılan, fakat II.Meşrutiyet’in ilanına kadar imzasız elden ele dolaşan “Sis” şiiri, Fikret’in düşüncelerinde, topluma ve devlete karşı takındığı değişikliği ifade eder. İstanbul’a sitemler yağdırır ve bu şiire tam bir nefret duygusu hakimdir. “Sis” Fikret’in ilk büyük eseridir. Hatta kendisine bir zamanlar sis şairi denildiği de olmuştur. Atatürk’ün de dahil olduğu o zamanın gençliği bu şiiri yazmak yasak olduğundan, ezbere bilirdi.

“Sanki bir hain el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, lanetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakarlığın pislikleri dalgalanır, içinde temiz bir zerre asla bulamazsın.
Hep riyanın çirkefi; hasedin, kargütmenin çirkeflikleri; yalnız bu... Ve sanki yalnız bu yükselmenin ümidi.
Milyonla barındırdığın insan kılıklılardan parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?
Örtün, ey felaket sahnesi... Örtün artık ey şehir; örtün ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!”

Aynı nefret duygusu içinde II.Abdülhamid’e karşı suikast hazırlayan ve 26 kişinin ölümüne sebep olan Ermeni çetelerini de “Bir Lahza-i Teahhur” (Bir Anlık Gecikme) şiirinde över. Bu şiir;“Bir kavmi çiğnemekle eğlenen bugün deni (alçak)... Bir lahza-i teahhura borçludur bu keyfini!” dizeleriyle son bulur. II.Abdülhamid’in baskıcı ve zorba hakimiyetine duyduğu kin, görüldüğü üzere sonsuzdur. Ayrıca Fikret bu sırada müthiş hicivler kaleme aldı, süre gelen rejimi ve devlet adamlarının hakimiyetini eleştirdi. Yenilen hakların, halkın hakkının arayıcısı oldu. Riyakarlığı, rüşveti, yağcılığı şiirleriyle sürekli yerden yere vurdu. Bu sırada Tevfik’e milleti rejim aleyhine teşvik eden bir şiir yazması teklifi geldi. O da “Millet Şarkısı” şiirini yazdı.

“Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa, hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşden, ne kadar nuru kararsa sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
Ey hak, yaşa; ey sevgili millet, yaşa... Var ol!
Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı haşa sana zillet pederinden.
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden.
İnsanlığı pamal eden alçaklığı yık, ez;
Billah yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.”

1908’de ilan edilen II.Meşrutiyet, Fikret’i yeniden çoşturdu ve arkadaşlarıyla barışarak yeni bir fikir hareketine başlamasını sağladı. Hüseyin Cahid ve Hüseyin Kazim’la Tanin gazetesini çıkardı. İttihat ve Terakki cemiyeti, Fikret’i Maarif Nazırı yapmak istedi. Fakat o bunu redderek öğrencilerin ısrarıyla Galatasaray Sultanisi müdürü oldu. Fikret maarif nazırının çeşitli müdaheleleri yüzünden istifa etti. Onun yerine geçen kişiyi, “Bir şairin yerine bir alim getirildi.” diye ilan etmeleri Fikret ve sevenlerini isyan ettirdi. Fikret yine Amerikan Koleji’ne girdi. Bazı şiirlerinde din ve tarih aleyhinde sözler sarf etmesi, İttihat ve Terakki mensuplarının hicveden şiiirler yazması, oğlu Haluk’un din ve uyruk değiştirmesi Fikret’in aleyhinde bir çok yayına sebep oldu.

Tanin’in de İttihat ve Terakki’nin taraflı gazetesi olması üzerine, gazeteden ayrıldı. Ayrıca Darülfünun ve Darülmuallim ile meşrutiyetden sonra girdiği cemiyetlerden de istifa etti. 1912’de Meclis-i Mebusan’ın kapatılması üzerine Abdülhamid tarafından 1295’de meclisin ilk kapatılamasına atfen “Doksan Beşe Doğru” şiiri ile “Han-ı Yağma” (Yağma Sofrası) şiirini yazdı.

“Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malini,
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini;
Bütün feraq-ı halini, olanca şevk-ı balini
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini.
Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştihah sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin! ” (Han-ı Yağma)
“Düşşün sana –hükmünü yürütmek için- eğilen ser, kopsun, seni bir “hak” diye alkışlayan eller!..” (Doksan Beşe Doğru)

Fikret, I. Dünya Savaşı’na girmenin ve de asıl olarak savaşın karşısındaydı. Osmanlı’nın savaşa girmesine atfen, alay edercesine yazdığı “Sancak-ı Şerif Huzurunda” adlı şiirini yazdı.

“Kara vicdanın boş bir uçurumdur ki ölüm doldurur ancak;
Gafil medeniyet! Seni muhakkak en sonunda ziyankar aklın bütün bir hüsrarna götürecek.”
1905’de yazdığı, Ziya GÖKALP’in “Fikret’in peygamberliği, bu eseri ile bizi ümmet medeniyetinden kurtarmış olmasıdır.” derken belirttiği “Tarih-i Kadim” şiiri imzasız ve tarihsiz bir şekilde elden ele dolaşıyordu.
“İşte en güzel müjde size;
tasarlanan gelecek çağlar için
işte hakiki bir hürriyet;
Ne harbeden, ne muharebe, ne istila,
ne sataşma, ne saltanat, ne sefalet
ne şikayet, ne istibdadın kahırlı zulmü...
İşte, ben benim, sen de sen, ne rab, ne de kul!”

Mehmet Akif, 1914’de çıkan Süleymaniye Kürsüsünde adlı kitabında, bu şiir yüzünden Fikret’e dalaşmış ve ona “zangoç” (kilisede çan çalan) demişti. Fikret, Mehmet Akif’in bu aşağılamasına karşı “Tarih-i Kadime Zeyl”i (Eski Tarih Cevabı) yazdı. Aynı yıl çocuklar için yazdığı Şermin’i bastırdı. Sekiz yıldır gizli şeker hastası olan Fikret, ilaç tedavisinden kaçındığı için, hızla kötüleşti. 18-19 Ağustos 1915 gecesi vefat etti.

Tevfik Fikret, fikir ve cesaret olarak zamanındaki yazar ve şairlerin belki hepsinin üstündeydi. Öyle ki; padişah II.Abdülhamid aleyhinde, hele o istibdad döneminde şiirler yazıyor, meşrıtiyetin ilanından sonra iktidardakilerin vurgunculuklarını, halk ile devleti boşlamasını ve sömürmesini sert bir dille eleştiriyordu.

Tarihçiler her zaman olayları incelerken, olayların vuku bulduğu yerin ve dönemin şartlarını göz önüne katarlar. Biz de Tevfik Fikret’e tıpkı bir tarihçi gibi yaklaşırsak, gerçekten kalbinin ne kadar geniş ve cesur, fikrinin ne kadar engin ve hür olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Her şeyden önce müthiş bir vatan ve millet sevgisi taşıyan şair, ailesine de son derece bağlıydı. Öyle ki; sol yanında kimseyi yürütmez veya oturtmazdı. Sol tarafı daima eşi Nazıma Hanım ve oğlu Haluk içindi.

Kendisi yaşam ve dünya görüşü sınırsız, herkese ve her fikre saygı duyan, ayrımcılığın karşısında yer alan, dini; özünde sevmek ve “İnsan gibi yaşamak prensibi” olan, dönemin bir çok gencini ve dolayısıyla nesilleri etkilemiş bir şairdi. Ve kendisini, ayrıca Atatürk’ü de ne kadar etkilediğini sanırım aşağıdaki dizelerden sonra daha iyi ve net bir şekilde anlayacaksınız.

“Kimseden medet ummam, dilenmem kol kanat;
Kendi semalarımda, kendi göklerimde kendim uçarım.
Baş eğmek, boyunduruktan daha ağır gelir boynuma;
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”

Kaynakça:
Tevfik Fikret, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları
Tevfik Fikret, Yaşar Nabi Nayır, Varlık Yayınları
Tevfik Fikret, Mehmet Kaplan, Dergah Yayınları
Rübab-ı Şikeste, Tevfik Fikret, İnkılap Yayınları