Atatürk yaptığı devrimleri “Türk ulusunu son asırlarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerine milletin en yüksek medeni gereksinimlerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları kurmak” olarak tanımlamıştır. Amacı Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmaktır. Bununla hedeflediği, görmek istediği kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir devlettir.
Mustafa Kemal, Türk Milletinin desteğini de sonuna kadar arkasına alarak büyük mücadelesini, Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla tamamlamış ancak son noktayı koymamıştır. O biliyordu ki, savaş alanlarında kazandığı başarıyı siyasal, hukuksal, toplumsal, ekonomik ve eğitim alanında da gerçekleştirip desteklemezse gerçek anlamda başarıya ulaşamamış olacaktı. Bu düşüncelerle inkılaplarına başlamıştır. Atatürk, kısa bir süre sonra gençliğine emanet ettiği bütün inkılaplarını bititrmiş, her vatandaşta yakın mazinin mirası “aşağılık duygusu” silinmiş, milletin kendine olan güveni yeniden kazanılmıştır.
Atatürk yaptığı devrimin derinlere kök salıp salmadığını görmek için halkın arasına karışmaktaydı. Halka sorular soruyor, aldığı cevaplara göre gelinen noktayı görme fırsatı buluyordu. Yine böyle bir günde Yüzbaşı Fahri Sabit’le tanışmış, küçük bir oyunun ardından ona 52 yıl şerefle taşıyacağı “Korutürk” soyadını vermiştir.
1935 yılında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda görevli Yüzbaşı Fahri Sabit, Karpiç’te Şehir Lokantası’na yemek yemeye gider. Karpiç o sıralar Ankara’nın en seçkin simalarının toplandığı bir lokantadır. Fahri Sabit sade bir sipariş verir. Biraz sonra lokantada bir hareketlilik başlar. Salona Atatürk gelmektedir. Olayın geri kalanını Fahri S. Korutürk şöyle anlatıyor:
“Atatürk’ün sofrasında hatırlayabildiğim kadarıyla, hemşireleri Makbule Hanım, Prof. Afet Hanım, Falih Rıfkı Atay’ın refikası ile bir milletvekilinin kızı olduğunu sonradan öğrendiğim bir genç hanımla, devrin bakanları, büyükelçileri ve milletvekilleri bulunuyordu. Ezcümle Dr. Tevfik Rüştü, Şükrü Kaya, Saffet Arıkan, Moskova Büyükelçisi Vasıf Çınar, Falih Rıfkı Atay dikkatimi çekiyordu. Bir müddet sonra farkettim ki Atatürk’ün masasındakiler bir kısmı açıkça, bir kısmı belli etmeksizin gözleyerek, hakkımda konuşuyorlardı. Çok geçmeden Tevfik Rüştü Aras’ın Atatürk ile bir şey konuşarak üzerimde durmaları ve daha sonra Hariciye Vekili’nin masama gelerek kendini takdim edip oturması, bende garip bir heyecan uyandırdı.
Dr.Aras, Atatürk’ün, sofradaki arkadaşlarına beni göstererek, tanıyıp tanımadıklarını ve kim olabileceğimi tahmin ettiklerini sorduğunu, kimsenin beni tanıyamadığını fakat umumiyetle bir ecnebi olduğuma hükmettiklerini, halbuki Atatürk’ün benim bir Türk genci olduğum intibaında bulunduğunu ve bunu öğrenmeye geldiğini söyledi. Hariciye Vekili’ne Erkan-ı Harbiye İstihbarat Şubesi’nde vazifeli bir Deniz Kurmay Stajyeri olduğumu anlattım. Dr. Tevfik Rüştü Aras beni tanımış olmaktan memnun olduğunu, Atatürk’ten işaret almadan lokantayı terk etmememi söyleyerek yerine döndü.”
Biraz sonra Atatürk yerinden kalkar ve Fahri Sabit’in masasına oturur.
“Bir Deniz Subayı olduğunuzu öğrenmekten çok memnun oldum. Arkadaşların da tahmin ettikleri giyinişinizde hal ve harekatınızda bir ecnebiden farkınız yok. Yalnız masanızın sadeliği şüphe uyandırıyor. Onu tamamlayacağız. Bize kendinizi bir ecnebi olarak tanıtacaksınız. Söyleyiniz bakalım hangi yabancı dili biliyorsunuz ve Ankara’da ne maksatla bulunabilirsiniz?”
“Türk Bahriyesi’ne denizaltı gemisi satmak isteyen bir Hollanda firmasının mümessili olarak Ankara’da bulunabileceğimi ve Hollandalı olarak Almanca konuşmakta olduğumu iddia edebileceğimi söyledim.”
“Güzel, şimdi ben seni anlattığın gibi tanıyorum.” der ve masasına geçer.
Biraz sonra Fahri Sabit Atatürk’ün masasına buyur edilir. Milletvekillerinden birinin kızı Almanca bilmektedir. Bu sayede diyalog kurulur ve Yüzbaşı Fahri Sabit soru yağmuruna tutulur. Bu ağır oyundan sıkıldığı bir sırada Atatürk:
“Biz modern Türkiye’de birtakım inkılaplar yaptık. Batının münevver adamlarınca acaba bunların hangileri malumdur ve onlar en çok neyin üzerinde dururlar. Mesela Türkiye’de bir Harf İnkılabı yapılmıştır. Herr(Bay) bunun hakkında acaba ne düşünür?” diye sorar.Yüzbaşı Fahri Sabit:
“Türkler için olan faydasını ve zararını münakaşa edemeyeceğim. Fakat Latin harflerinden sonra Batılılar için Türkçe’ye alaka artmıştır. Sonra turistleriniz için yazılarınızı okuyarak memleketinizin sokaklarında dolaşmak kolaylaşmıştır. Yeni harflerinizle Türkçe, bir Çince, bir Arapça olmaktan çıkmıştır.”
Atatürk:
“Peki benim söylediklerimi acaba yazabilir mi?
Bayanlar, Baylar,
Her iyiyi ve güzeli daima ecnebiye mal etmeye taraftar olmayınız. Türk Milleti medenidir, cesurdur. Almış olduğu vazifeyi, her Türk genci müşkül şartlar altında da, başarmaya kabiliyetlidir. Nitekim ben, zannettiğiniz gibi bir ecnebi değil, damarlarımda asil Türk kanı olan bir Türk genci ve bir Türk Deniz Subayıyım. Şimdi kalk ve bunu ana dilinle oku.”
Fahri Sabit’in bu yazıyı okuması üzerine masadakilerde büyük bir heyecan uyanır. Sofrada sessizlik geri gelince Atatürk Fahri Sabit’e soyadı alıp almadığını sorar. Fahri Sabit henüz almadığını söyleyince:
“Biz bu memlekette birtakım inkılaplar yaptık ve bunların korunmasını şahsiyet sahibi Türk Gençliği’ne emanet ettik. İşte bu gençlerden biri de sensin. Sana “KORUTÜRK” soyadını versek ne dersin?” der.
Fahri Sabit bu soyadı sevinçle kabul eder.
38 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 6. Cumhurbaşkanı Fahri S. Korutürk Anıtkabir Şeref Defteri’ne şunları yazacaktır.
“38 yıl önce henüz genç bir subay iken mutlu bir tesadüfle bana; ‘Biz bu memlekette Cumhuriyet’i kurduk. Birtakım inkılaplar getirdik ve onları gençliğe emanet ettik. Bütün bunları gençlik koruyacaktır. Onlardan biri sensin! Sana, Korutürk soyadını veriyorum!’ demiştin.
Bugün, Cumhurbaşkanı olarak göreve başladığım ilk gün, kulaklarımda ve kalbimde duymakta olduğum o müstesna sesinin ve sözlerinin idrakı içinde, huzurunda saygı ile eğiliyorum.”
KAYNAK:
Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Fahri S. Korutürk, Ankara Deniz Basımevi, Ekim 2006