Hamam

Hamam filmini izlemeden önce kafamda eski hamam kültürünü canlandırmaya çalıştım. Hamam sadece kirlerden arınma yeri değildi, bunu biliyordum ama başka neler vardı ve bunlar hamamı nasıl tamamlıyordu pek fikrim yoktu. Hamamı izlemeye başladığımda herşey yavaş yavaş oturmaya başladı. Hamam Türk toplumunun eski mahallerde bir buluşma noktasıydı. Sanki insanlar orada bedenlerindeki kirlerden arınırken zihinlerindeki belirsizliklerden de arınıyorlardı. Orası sanki insanların dış dünyadaki kimliklerinden uzaklaştığı aslında hayatta ne olmak istediklerini buldukları yerdi.

Filmin başlarında İtalya’da yoğun iş temposuyla hayatını yaşayan Francesco’nun teyzesinin ölümüyle İstanbul’da bir hamam miras kaldığını öğrenir. Bu, görünürde onun için sadece yeni bir şehri tanıma fırsatı değildi. Aynı zamanda yıllardır görmediği teyzesini aklında yeniden canlandırma şansıydı. Ayrıca onun çözmek için yanıp tutuştuğu başka bir şey daha vardı; hatıralarındaki teyzesinin, Şehr-i İstanbul’da ne bulduğu ve bu kadar bağlanmasının sebebi.
Francesco İstanbul’a geldikten sonra hamamı görmek için sokaklarda gezerken yaşlı bir adama yardım eder, o yaşlı adam su istediğini söyler ve bir hamamı tarif eder. Francesco’nun hamama girmesiyle film için temeller atılır çünkü başta söylediğim hem bedenen hem de zihnen arınma aslında böylelikle gerçekleşmeye başlar.

Film sadece hamam merkezli değil; aynı zamanda hamamın bulunduğu semtte İstanbul’un bütün özelliklerini taşıyan bir yer. Camdan cama konuşan kadınlar, hamamda sohbet eden erkekler, akşamları yapılan fasıllar, dansözler... Yani hem İstanbul hem de Türk adetleri yavaş yavaş sarıyor Francesco’nun etrafını.

Ama Francesco’yu en fazla etkileyen olay ise bizim hiç de yabancı olmadığımız, en uygun tabiriyle, Türk misafirperverliği. Film, Francesco’nun İstanbul’a gelmeye karar verme aşamasında İtalya’da eşiyle evde yaşadığı huzursuzlukla başlıyor. Zaten anladığımız kadarıyla işte fazlasıyla yorulan Francesco en azından evde huzuru bulmak amacındayken bunun böyle bir şey olmadığını görüyor. İstanbul’da ise tam bir Türk ailesi olan Osman, eşi ve iki çocuğuyla gerçek bir huzuru buluyor.

İşte böyle bir ortamda bütün amacı bir an önce hamamı satıp tekrar İtalya’ya dönmek olan Francesco’nun tüm kararları yeniden şekillenmeye başlıyor. Çünkü bu arınma ile Francesco gerçekten hayatta ne beklediğini anlamaya başlıyor ve onu mutlu eden şeylerin peşinden koşmaya başlıyor. Ama eşinin de İstanbul’a gelmesiyle bu hesaplaşma Francesco için biraz daha zorlaşıyor.

Teyzesinin anılarını okuyarak hem teyzesini hem de İstanbul’u keşfediyor, eşiyle yaşadıklarını ve zorluklarıyla hesaplaşıyor, diğer taraftan ise farklı tutkuları yaşamaya başlıyor Francesco. Ama hesaba katmadığı veya katmayı aklına bile getirmediği entrika ve para meseleleri hiç beklenmedik bir zamanda karşısına çıkıyor.
Hikaye Türk geleneklerine bir yabancının gözünden bakışı da anlatıyor. Bir İtalyan için Türk ailesi yeni bir yuva olurken, Türk ailesi için de bu İtalyan hem yeni bir evlat hem de yeni bir arkadaş oluyor.

Filmin sonunda ise hamamın açılmasına yakın bu aileyi büyük bir sürpriz beklerken, Francesco’nun eşi Marta’yı da yeni bir hayat bekliyor.

Film vizyona girdiğinde, özellikle Türk toplumunda yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Aslında ne kadar önemli bir film olduğunu yabancı ve Türk film festivallerinde aldığı ödüllerle bu eleştirilere cevap vererek gösteriyor. Özellikle Cannes Film Festivalinde aldığı “En İyi Film Ödülü” Türk sineması için çok önemli bir adım olmuştur. Filmin senaryosu özgün ama çok iyi olmasa da anlatımı ve kurgusuyla çok iyi bir film olmak için fazlasını yerine getirmiştir. Ayrıca film Ferzan ÖZPETEK’in ilk filmi olma özelliğini de taşıyor.

Film Türkiye’nin hem toplumsal yapısını anlatmada hem de sanatsal olgularını yansıtmada çok büyük bir etki yaratmıştır. Belki de bu yapıyı sadece yabancılara değil aynı zamanda kendimize de anlatmayı başarmıştır. Bu sebepten dolayı “Hamam”, Türk sinemasının mihenk taşlarından birisidir ve gelecekte de bu etkisini sürdürecektir.