Ata Sporumuz
GÜREŞ
Ata sporumuz olan güreş sporunun adı Özbek ve Başkurt Türklerinin kullandığı “kures” sözcüğünden gelmektedir. Bu sporun Türkler tarafından yapıldığı araştırmalarla kesinleşmiştir. Örneğin bildiğimiz en büyük destanlardan biri olan Dede Korkut Destanlarında Oğuz Türklerinin güreşinin her türünü yaptığı anlaşılmaktadır. Bir Tür
k kavmi olan Koryaklar da yaptıkları süs eşyalarında güreşçi figürlerine yer vermişlerdir.
Eski çağlarda Türklerin göçebe olarak yaşaması nedeniyle özellikle yakın dövüş sporu olan güreşe verilen önem artmıştır. Düğünlerde, ünlü kişilerin ceneze törenlerinde, ölüm yıldönümlerinde ve diğer özel günlerde at yarışları ve koşuların yanında yapılmasıyla, güreş, Türkler arasında oldukça gelişmiş ve önem kazanmıştır.
Şu an uluslarası arenada söz sahibi olduğumuz güreşte, ilk defa yabancı pehlivanlarla mücadele veren güreşçimiz Koca Yusuf’tur. 1898’de Paris’e giderek hiç bilmediği grekoromen stilinde rakibini yenen Koca Yusuf, 1899’da da Amerika’ya giderek, Amerikanın en ünlü pehlivanlarını tek tek devirmiştir. Yine aynı yıl Kara Ahmet Paris’te grekoromende “Dünya Şampiyonluğunu” kazanmıştır. Bunlar, dünya güreşindeki ilk önemli başarılarımızdır.
“Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır” deyiminden hareketle her ülkenin kendine özgü geliştirdiği güreş stili bulunmaktadır: Türkiye’de yağlı güreş, Hindistan’da Pehlwani, J
aponya’da Sumo, Moğolistan’da Moğol güreşi...
Bazı kanıtlar güreşin insanoğlunun yaptığı en eski sporlardan olduğunu göstermektedir. Antik bazı tasvirlerde iki rakibin güreş tuttuğu sahneler yer almaktadır. Tevratta Yakub’un bir melekle güreş tuttuğu ifade edilir ve kendisine “Tanrı ile güreş tutan” adı verilir.
Son olarak Danimarka’nın Herning kentinde düzenlenen 2009 Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonasında 74 kiloda mücade eden pehlivanımız Selçuk Çebi dünya şampiyonu olarak altın madalya kazanmıştır.
Her ne kadar güreşi ata sporumuz olarak görüp gururlansak da, maalesef medyada bu spora yeteri kadar yer ayrılmamaktadır. Sporun sadece futboldan oluştuğunu zanneden, dar görüşli insanlar, şu ana kadar olimpiyatlarda alınmış 33 altın madalyanın, 27’sinin güreşten geldiği gerçeğini gözardı etmektedirler...
k kavmi olan Koryaklar da yaptıkları süs eşyalarında güreşçi figürlerine yer vermişlerdir. Eski çağlarda Türklerin göçebe olarak yaşaması nedeniyle özellikle yakın dövüş sporu olan güreşe verilen önem artmıştır. Düğünlerde, ünlü kişilerin ceneze törenlerinde, ölüm yıldönümlerinde ve diğer özel günlerde at yarışları ve koşuların yanında yapılmasıyla, güreş, Türkler arasında oldukça gelişmiş ve önem kazanmıştır.
Şu an uluslarası arenada söz sahibi olduğumuz güreşte, ilk defa yabancı pehlivanlarla mücadele veren güreşçimiz Koca Yusuf’tur. 1898’de Paris’e giderek hiç bilmediği grekoromen stilinde rakibini yenen Koca Yusuf, 1899’da da Amerika’ya giderek, Amerikanın en ünlü pehlivanlarını tek tek devirmiştir. Yine aynı yıl Kara Ahmet Paris’te grekoromende “Dünya Şampiyonluğunu” kazanmıştır. Bunlar, dünya güreşindeki ilk önemli başarılarımızdır.
“Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır” deyiminden hareketle her ülkenin kendine özgü geliştirdiği güreş stili bulunmaktadır: Türkiye’de yağlı güreş, Hindistan’da Pehlwani, J
aponya’da Sumo, Moğolistan’da Moğol güreşi...Bazı kanıtlar güreşin insanoğlunun yaptığı en eski sporlardan olduğunu göstermektedir. Antik bazı tasvirlerde iki rakibin güreş tuttuğu sahneler yer almaktadır. Tevratta Yakub’un bir melekle güreş tuttuğu ifade edilir ve kendisine “Tanrı ile güreş tutan” adı verilir.
Son olarak Danimarka’nın Herning kentinde düzenlenen 2009 Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonasında 74 kiloda mücade eden pehlivanımız Selçuk Çebi dünya şampiyonu olarak altın madalya kazanmıştır.
Her ne kadar güreşi ata sporumuz olarak görüp gururlansak da, maalesef medyada bu spora yeteri kadar yer ayrılmamaktadır. Sporun sadece futboldan oluştuğunu zanneden, dar görüşli insanlar, şu ana kadar olimpiyatlarda alınmış 33 altın madalyanın, 27’sinin güreşten geldiği gerçeğini gözardı etmektedirler...