6 Haziran 1919 Sultanahmet Mitingi

O gün herkes ellerinde birer siyah Türk bayrağı taşıyordu. Bu ay yıldızı kızıl göğsünden koparmaya kim kıydı? O günden beri, bu kara Türk bayraklarını tekrar kırmızıya boyamak için yine birkaç bin Türk’ün damarlarını boşalttık. Ve şimdi bu bayrak, asırlarca revan olan Türk kanıyla kızarmış eski bayrak kadar Plevne, Çanakkale bayrağı kadar kırmızıdır. O gün o bayraklar umutsuzluk ve üzüntünün simgesiydi. Umudun simgesi haline gelen ise; kalabalığın içinden yıldız gibi parlayan Halide Edip’ti…

Büyük harp, kanlı harp bitti; memleket de baştan başa tükendi, bitti. Millet yorgun, umutsuz… Milleti uçuruma sürükleyen eller, onu kendi başına bırakıp kaçtılar…Şimdi ne olacağımız belli değil!... Mondros’ta Agamemnon zırhlısında elimizi kolumuzu bağlayan bir mütareke yapıldı. Bir damla kafamızla, biz, mektep çocukları isyan ediyoruz…

Mondros Mütarekesi bütün acılığıyla yerine getirilmeye başlandı. Ne acı günlerdi onlar!... İstanbul’da devletin hakimiyeti hiçe inmişti! Ekalliyetler(1) evlerine beğendikleri hükümetin bayrağını çekiyorlar; asırlarca idaresinde mesut yaşadıkları, asıl milletten fazla imtiyazından istifade ettikleri devlete açıktan açığa meydan okumaya cüret ediyorlardı…

Darülfünun’daki toplantılar, çok gürültülü, heyecanlı idi. Hepsi aynı dertle yanan gençlik haykırıyor, bağırıyor, isyan ediyor; salonlar, dershaneler bu karmakarışık isyan seslerinin aksiyle acı acı inliyordu:
“En kıymetli arkadaşları bu yurt uğruna ateşe verdik; gidenlerin dörtte üçü geri dönmedi; dönenler de işte, meydanda! Bir avuç sakat, aç, umutsuz insan!... Bu kadar fedakârlıktan sonra memleketi bu halde mi görecektik?

Arkadaşlar, düşman en mukaddes köşelerimize kadar sokulmuş; her yer yabancı ayakları altında… En mukaddes binalarımızın önünde düşman neferi nöbet bekliyor… Türk devletinin hâkimiyeti, Türk devletinin şerefi nerede kaldı? Bizi bugün için mi hududa gönderdiler? Biz bunları görelim diye mi geriye döndük? Düşman askeri istediğini yapıyor, bizim polisin eli, kolu bağlı… En masum en muhterem insanlar bile Arapyan hanına sürüklenip işkence görüyor; para cezası veriyor.”

O sıralar Yunanlılar tarafından İzmir işgal olunmuştu. İstanbul’a her gün facialarla dolu haberler geliyor; bunların arasında yüzümüzü kızartacak, başımızı eğdirecek, kalbimizi parçalayacak kadar acı ve hakaretli olanı var. İzmir halkı en küçük yavrusuna kadar kılıç altında…

Gençler: “Ya ölüm, ya şeref… Bu yurtta yaşarsak biz; yaşamazsak onu düşmana bir kül yığını halinde bırakırız!” diye gürlüyorlardı.

Yavaş yavaş bu programsız toplantılar, heyecanlar sükûn buldu; intizam, bir teşkilat altında çalışılmaya karar verildi. Fatih’te bir miting için müracaatta bulunuldu. Miting bir günde acele ile hazırlandı; buna rağmen duyan halk, İstanbul’un en uzak köşelerinden koşup geldi; Fatih meydanı binlerce insanla doldu: “Muhakkak ki dedik, ölmeyeceğiz; ölürsek de öldürerek öleceğiz… Elbette istiklâl bizimdir!”

Lâkin bu miting gençliği tatmin etmedi; heyecan durmadı; daha yüksek sesle haykırmak; sesimizi duyuruncaya kadar, haksızlığı ezinceye kadar, ana yurdumuzdan yabancı hâkimleri kovuncaya kadar haykırmak istiyorduk, o zaman yine başta Hukuk fakültesi talebesi olarak Sultanahmet Meydanı’nda ikinci bir miting programı hazırlandı.

Bu miting için paraya ihtiyaç vardı; İstanbul halkı, İstanbul tüccarları hiç sakınmadan kasalarını açtılar.
Bu paralarla binlerce bayrak alındı; İstanbul’un en uzak köşelerine kadar el ilanları dağıtıldı. Bu işte erkek, kız bütün talebe seferberdi…

O gece İstanbul’un bütün genç kızları, gözleri görmez ihtiyar anaları, dönmeyen kocalarına yaş döken genç dullar ev ev toplanarak sabaha kadar kara bayrak diktiler… Ertesi gün şehir baştanbaşa bu kara bayraklarla kefenlendi; Sultanahmet avlusunda kurulan kürsüye kara bayraklarla matem örtüleri getirdik. Duvarlarda, dallarda ölüm renkli kanatlar açıldı.

O gün bütün dükkânlar, mağazalar kapandı; İstanbul halkı milletin bağrından kopacak, hak isteyecek sesi duymak için Sultanahmet Meydanı’na koşuyordu. Kaldırımlarda haksız bir gururla dolaşan yabancı kuvvetlerin arasından ya şerefini korumaya yahut da ölmeye and içmiş büyük insanların vakarlarıyla başını yukarı kaldırarak; haksız, ipe çekilmeye gidenlerin etrafa meydan okuyan istihkarıyla(2) adımlarını yere korkmadan, çekinmeden vurarak yürüyüp geçiyor; kara bayrakların gölgesinde toplanıyordu.

Meydana yaklaşarak kara bayrakları görenler, kendilerini tutamıyor, dudaklarından bir feryat fırlayarak en acıklı seslerle hıçkırıyorlardı… Gözleri sürmeli olduğunu, en boyalı genç kadınlar bile unutmuş, bütün boyaları yanaklarından yaşlarla akıyordu.

Karanlık bir sır olan İstanbul’un arkası, asıl mahalleleri ağzını açmış, sükkanını(3) dökmüştü. Birçok ihtiyar kadın, birçok ihtiyar erkek vardı: İstanbul’un asık suratlı, sessiz ve görünmez ihtiyarları… Arkalarında hangi zamana ait olduğu bilinmeyen garip setreler, redingotlar içinden hafif, buruşuk boyunları yükseliyor, gözlükleri altından yaşlar beyaz sakallarına alenen akarak ağlıyorlardı. İpekli bol çarşafları içinde buruşuk yanaklarına yaşlar akarak nineler geliyordu. Sarılı kırmızılı basma entarisinin yeni çarşafından fırlamış, yemenilerinin oyaları görünen küme küme, gözleri kırmızı, yüzleri Fransız ihtilalinde Versailles’a hücum eden kadınlar alayının tablosu gibi o kadar çok kadın vardı ki… Hiç biri ne önünü ne arkasını görüyordu. Hamal ile genç münevverin, Karagümrük’lü işçi, İstanbul’lu yüksek ökçeli süslü kadının, omuz omuza, yüz yüze geldiği bir gündü. Derinliği görülemeyen meydanda müthiş bir insan denizi derin ve sedasız uğultusuyla akıyor, akıyor yalnız çok yoğun olan ortası kımıldamıyordu.

Bu kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, caminin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu.

O, ne ulu gündü!...

Sultanahmet Camii’nin minareleri mavi boşluğa yükselen ilâhi bir sanatkârın elinden çıkmış beyaz neyler gibiydi. Minarelerin dar şerefelerinden siyah bayraklar havada dalgalanıyordu. Caminin önünde yerde yüksek bir kürsü vardı. O da siyah bir örtüyle kaplıydı. Kürsünün önünde Wilson’un on ikinci prensibini temsil eden bir yazı vardı.*

Kara bayrakların altındaki yüksek kürsüye memleketin hatipleri, vatanseverleri çıktılar; halkımızın korunmasını isteyen sözler söylediler… Sonra siyah bayraklar arasında siyah çarşafı çenesinin altından iliştirilmiş, solgun yüzlü, ince bir genç kadın göründü; başlar birbirinin üstünden yükselmeye çalışarak ona baktı; ortada bir isim dalgalandı:
Halide Edip… Halide Edip…

Onu hiç o kadar solgun, o kadar heyecan içinde görmemiştim. Bir zaman başlayamadı; kısılmış gözlerle etrafı süzdü; yutkundu; önündeki siyah kefenlere baktı; nihayet başladı:
“Kardeşlerim, evlâtlarım!”
O günkü Halide’nin kalbi bütün Türk kalplerinden gelen hisle atıyor ve Halide’ye gelecek yılların faciasını duyuruyordu.

ısa bir duruştan sonra, boğuk bir heyecanla, birbirinden ayrılan kelimelerle devam etti:
“Ben Türk tarihinin bedbaht bir kızıyım; eskileri kadar kahraman, fakat bedbaht yeni milletin de bedbaht bir anasıyım!... Ulu ecdadımızın ruhları önünde başımı eğip yemin ediyorum; bugün kolları kesilmiş Türk milletinin geçmiş günlerdeki kadar cesur bir ruhu var… Yemin ediyorum ki; kuvvetini adalet ve insaniyetten alan ecdadımın ilâhi namusuna hıyanet etmeyeceğiz! Türkler; ecdatlarının şerefine, bayraklarına, Türk milletinin büyük hakkına hıyanet etmeyeceklerdir!”
Yerdeki mahşer tek bir hıçkırık halinde gürledi:
-Hıyanet etmeyeceklerdir!...

Gökler baştan başa ürperdi ve büyük acıları, vatan, millet acısını candan duyan Türk kadınının başlarımız üstünde titreye titreye yükselen, dalgalanan sesi öz bir hitap halinde yine devam etti:
“…Hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir. Bütün milletlerin haklarını kazanacağı gün çok uzak değildir…

Şimdi yemin ediniz ve benimle beraber tekrar ediniz; milletlerin o büyük hakkı ilan olunacağı güne kadar kalbimizdeki heyecan artacak, eksilmeyecektir… En asil ve büyük mirasımız olan vakarımızı, şeref ve kahramanlığımızı unutmayacağız, yemin ediniz !”

Yerdeki kara dalga, yeri ve göğü sarsan bir uğultuyla yine karıştı;
-Yemin ediyoruz!..Yemin ediyoruz!..

Toprak yedi kat derinden sarsıldı, başım döndü; gözlerim karardı; tüylerim dikenleşti… İki yanıma sendeleyerek, sesimi hıçkırıklarıma karıştırarak etrafımda uğuldayan büyük dalga ile beraber dilim dolaşarak bir daha tekrar ettim:
-Yemin ediyoruz!..

Ayaklarımın altında toprak gittikçe daha çok sarsılıyor; gözlerimin üstünde siyah, büyük dalgalar uçuyor ve yüzü ölüm sarılığına bürünen genç edebiyatçı kadının ilâhi sesi ve aşağıda birkaç bin ağızdan çıkan iman dolu sesler coşuyor:
-Ecdadımızın namusuna hıyanet etmeyeceğiz!.. Yemin ediyoruz!..; Hıyanet etmeyeceğiz!..

Bu sesler halkın sesi, bu sesler hakikatin sesi; bu sesler zulme uğramış, hak isteyen bir milletin sesiydi…
Uğultu yavaşladı, derin bir vakar içinde sustu…

Bu toplantıda, bu haykırışta bir şifa vardı, gözlerimizi sildik; başlarımızı kaldırdık; umut dolu gözlerle birbirimize gülümsedik, dağıldık…

Bu metin; Şukûfe Nihal [Başar]’in ‘Yalnız Dönüyorum’ adlı eseri ile Halide Edib [Adıvar]’in ‘Ateşten Gömlek’ ve ‘Türkün Ateşle İmtihanı’ adlı eserlerinden alıntılar yapılarak oluşturulmuştur…

(1)Azınlık
(2)Hor görme, aşağılama
(3)Sakinlerini