Adalar Denizi Üzerine

Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur. Üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi” diye de adlandırılır. Ege Denizi; Anadolu ve Yunan Yarımadası arasında bulunan irili ufaklı 3000 kadar ada ve ada görünümündeki kara parçalarını da içine alan yarı kapalı bir denizdir. Toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23.000 km² olan bu adalar, her yana serpilmiş gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaşma gösterirler.

Ege Denizi’nde, kuzeyde Saros Körfezi’nden başlayarak güneye doğru “S” biçiminde uzanan, tabanında derinliği yer yer 1000 m.’yi aşan bir oluk yer alır.

Bu kadar coğrafik bilgiden sonra bu denizi şimdi biraz da isim yönünden inceleyelim. Buraya neden Ege denilmiştir; bunu açalım. Kelime olarak “Ege” eski Yunan mitolojisinden alınmıştır. Mitolojide ’Aegeus’ olarak bilinen Yunan Kralı, Atina Körfezi’nde intihar etmiştir. Kral Aegeus’un burada intihar etmesinden dolayı, Yunanlılar bu denize “Aegeus Patnos” yani “Ege Denizi” demeye başlamışlardır. Türkler ise bu denizle ilk olarak 1081 yılında tanışmış ve buraya “Adalar Denizi” ismini vermişlerdir. Bu dönemden sonra Aydınoğulları ve Osmanlı kaynaklarında bu denizden “Adalar Denizi” şeklinde bahsedilmektedir.

Adaların bir çoğu Türkiye kıyısına daha yakındır. Bu bakımdan, bu denizde bulunan adalar, tarihin çok eski devirlerinden itibaren yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti de bu sebeplerden dolayı buraları fethetmek istemiştir. Nitekim Fatih zamanında İmroz, Bozcaada, Semadirek, Limni, Midilli, Taşoz ve Eğriboz Adaları ele geçirilerek, Ege Denizi’nde Türk hakimiyeti kurulmuştur. 1522 yılında Kanuni zamanında Akdeniz ticaretine zarar veren Rodos şövalyeleri üzerine sefer yapılmış ve Rodos alınmıştır. Rodos’un alınmasıyla birlikte, Ege Denizi’ndeki Osmanlı hâkimiyeti kesinleşmiş ve Ege Denizi bir Türk Denizi haline gelmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bu başarısında donanmanın önemi büyüktür. Zira donanmanın güçlü olması sayesinde buralar fethedilmiş ve bu bölgede yıllarca hüküm sürülmüştür. Ancak 19. yüzyılı şekillendiren Sanayi Devrimi ve düşünce akımları tüm dengeleri alt üst etmiş ve Osmanlı Devleti çağa ayak uyduramayarak gücünü yitirmiştir.
Tüm bu hususlar dikkate alındığında Osmanlı donanmasının o zamanki durumunu tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Çağa ayak uyduramayan Donanma’yı güçlendirme çabaları ilk olarak Sultan Abdülaziz tarafından yapılmış ve Osmanlı Donanması, İngiltere ve Fransa’dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması haline gelmiştir. Ancak Abdülhamit ile birlikte donanma; içinde yağmurlu havalarda şemsiye ile dolaşılan hurda gemiler tarlası haline getirilmiş ve küçük Yunan devletine karşı çıkamayacak kadar, kudretten yoksun bırakılmıştır.

Bundan dolayıdır ki; 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı ile birlikte, adaların elden çıkış süreci başlamıştır. Yunanistan’ın bağımsızlık sürecinden Balkan Savaşı’na kadar, Adalar Denizi’nde mevcut olan adalar Osmanlı ve Yunanistan arasında dengeli bir şekilde paylaşılmış olmasına rağmen, Trablusgarp ve Balkan Savaşları sonunda Osmanlı Devleti’nin adalar üzerinde bir egemenliği kalmamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı’ndaki en büyük hatası Bulgaristan tehlikesine karşı mevcut Donanma’sını Karadeniz’de tutması olmuştur. Sadece Rauf Orbay komutasındaki Hamidiye zırhlımız çok büyük kahramanlıklar göstermiştir. Savaşın hemen başlangıcında Yunanistan, İngiltere’den 4 muhrip ve Averof zırhlısını satın alarak kendisine yeni bir donanma oluşturmuştur. Bu donanma ile ilk olarak Çanakkale Boğazı açıklarındaki adaları, daha sonra güneye yönelerek buradaki adaları ele geçirmiş ve bu adalar 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Yunanistan’a devredilmiştir.

Yine 1911 Trablusgarp Savaşı sonrası imzalanan Uşi Antlaşması ile İtalya’ya devredilen Rodos ve Onikiada’nın durumları Lozan Antlaşması ile çözülememiştir. Müteakip yıllarda ise bahse konu adaların elde edilmesi için Türk hükümetleri tarafından yeterli girişimler yapılamadığından, 2. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan İtalya, Rodos ve Onikiada’yı 1947 Paris Antlaşması ile Yunanistan’a devretmiştir.

Sonuç olarak; düşünmemiz gereken asıl mesele, ana deniz yollarının üzerinde bulunan ve stratejik açıdan çok büyük bir öneme sahip olan Adalar Denizi’ndeki adaları nasıl kaybettiğimiz değil, neden kaybettiğimizdir.
Geçmişte yaşadığımız acı tecrübeleri düşündüğümüzde; Deniz politikamız, dışa bağımlılık, personel eğitimi ve teknoloji takibi gibi konuların üzerinde titizlikle durmamız gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.
Bizler geleceğin deniz subayları olarak; hem iyi birer asker, hem de ülkemizin menfaatlerini dışarıda savunabilecek kadar iyi birer diplomat olmalıyız.

Bu özelliklere sahip olabilmek için ise çok okumamız, ülke gündemini günü gününe takip etmemiz, kendimize güvenmemiz ve yaygın bir yabancı dili çok iyi konuşabilecek şekilde kendimizi yetiştirmemiz büyük önem arz etmektedir.