Son yıllarda bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, yeryüzünün yaklaşık olarak %71’ini kaplayan deniz ve okyanusların değerlendirilmesinin büyük ölçüde önemli olduğunu ortaya koymuştur. İnsanlığın besin ve hammadde gereksinimini karşılamada en önde gelen kaynak olacağı daha bugünkü bilimsel ve ekonomik gelişmelerden belli olan deniz ve okyanuslar ile bunların en kolay erişilebilen ve üretim yapılabilen bölümünü oluşturan kıta sahanlıkları, günümüzde üzerinde en çok tartışılan konulardan biri durumuna gelmiştir.
Karasal mineral yataklarının benzeri yataklar denizlerde de bulunmakta olup, bazılarından teknik ve ekonomik olarak bugün bile yararlanılmaktadır. Özellikle petrol ve doğal gaz kaynakları önem kazanmıştır, Şu anda dünya petrol üretiminin % 18’i kıta sahanlıklarından sağlanmaktadır. Bilinen dünya petrol rezervlerinin % 28’i deniz tabanındadır. Amerika Birleşik Devletleri 1980’lerde petrol gereksiniminin % 40’ından fazlasını deniz tabanlarından sağlama çabası içindedir. 1958-1966 yılları arasında, Amerika Birleşik DevIetleri’nin kıyılarını çevreleyen kıta sahanlığından yaklaşık olarak 2 milyar varil petrol üretilmiştir. Gelecek 10 yıl içerisinde, kıta sahanlığından yapılacak üretimin günde 25 milyon varile çıkması, diğer bir deyişle günlük dünya petrol üretiminin % 33’ünü kapsaması beklenmektedir.
Gerçekte söz ve kullanım hakkının daima güçlüde olduğu denizlerde, asırlar boyunca Hammurabi, sonra da Rodos deniz yasaları geçerli olmuştur. Döneminin büyük gücü Roma, batı uygarlığının beşiği Akdeniz’i serbest deniz “mare nostrum” haline getirmiştir. Bu görüşün karşısına ise Hollanda’lı hukukçu Hugo Gratius’un; her ülkeden denizcilere açık ve tüm denizcilerin diğerlerinin haklarına saygı gösterdikleri “mare liberum” görüşü çıkarılmıştır. Günümüze yakın tarihi dönemlerde ise, Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın sayılı ülkeleri de
nizlere hakim olan güçlüler olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kıyılarına yakın denizlerde ve kıta sahanlıklarındaki canlı ve cansız kaynakları koruyabilmek, diğer devletlerin bu kaynaklardan yararlanmalarını önlemek amacıyla ulusal egemenlik ve yetki alanlarını genişletmek isteyen kıyı devletleri, özellikle Latin Amerika Devletleri tarafından, Uluslararası Denizi Hukuku konusu gündeme getirilmeye başlanmıştır.
Bu uğraşın ilk aşamasında, bir yandan genel kabule dayanan kuralları daha sağlam bir yapıya kavuşturmak, diğer yandan yeni istemleri yanıtlayabilmek amacıyla, 1958’de Cenevre’de Birleşmiş Milletler Birinci Deniz Hukuku Konferansı toplanmıştır. Konferans sonunda ortaya çıkan; Karasuları ve Bitişik Bölge, Kıta Sahanlığı, Açık Denizler ile Açık Denizlerde Balıkçılık konularındaki 4 sözleşmede anlaşılmıştır. Karasularının genişliği sorununa bir çözüm getirilemediğinden, 1960 yılında yine Cenevre’de Birleşmiş Milletler II.Deniz Hukuku Konferansı’nın toplanması gereği ortaya çıkmış, fakat bu konferans bir sonuca varamayarak dağılmıştır. Cenevre toplantılarından kısa bir süre sonra, toplumsal gelişmelerdeki etkenler deniz hukuku konusunda, üçüncü B.M. konferansını toplanmaya zorlamıştır. Bu etkenlerden en önemlisi Kuzey Yarımküre’deki, toplumları ve bu ülkelerin endüstrileşme sürecindeki ülkelerle ilişkilerini derinden etkileyen, bilimsel-endüstriyel devrimin denizlere uzanan boyutudur. Bağımsızlıklarına yeni kavuşan ülkeler, 1958 Cenevre Sözleşmelerini, kendilerinin katılmadığı ve büyük denizci devletlerin çıkarlarını gözeten sözleşmeler olarak nitelemişler ve kendilerini bu sözleşmelerle bağlı görmemişlerdir. Genel Kurul’da çoğunluk Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın yoksul uluslarına geçmiştir. Bu nedenle Konferans metninde yer alacak konular bu ülkelerce tartışılıp kararlaştırılmıştır, denilebilir.
Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nın (UNCLOS III) 15 yıllık çalışmasıyla ortaya çıkan Sözleşme’nin 6 Aralık 1982 tarihinde Montego Bay’de (Jamaika) 119 ülkenin temsilcilerince imzalanmasıyla, uluslararası konferanslardan en uzunu sona ermiş ve uluslararası deniz hukukunda yeni bir sayfa açılmıştır.
Birleşmiş Milletler III. Deniz Hukuku Konferansı’nın sonuçlarını içeren Sözleşme’nin getirdikleri çok kısa bir şekilde özetlenmek istenirse; genişliği sınırsız iki boyutlu denizlerdeki alışılmış serbest kullanım ilkesi yerine, derinliklerindeki kaynakların da söz konusu edildiği, sınırlı genişlikte ve üç boyutlu denizlerdeki işletmecilik ilkesinin getirildiği söylenebilir.
Karasuları, fiziki olarak bir kıyı devletinin kıyıları etrafında belirli bir uzaklığa kadar giden ve o devletin egemenliği altındaki deniz alanını ifade eder. Bunun yanında karasularının devletin egemenliği altındaki bir deniz alanı olduğu prensibi günümüzde tartışmasız bir hukuksal prensip haline gelmiştir.
Sözleşme kıyı ülkelerine mutlak egemenliklerindeki 12 millik karasularından başka, kıyıdan itibaren 200 mil genişlikteki “Özel (Münhasır) Ekonomik Bölge”de de ulusal yetkiler tanımaktadır. Böylece dünya denizlerinin % 40’ı, bunlara kıyısı olan kıta ya da ada devletlerinin işletmeciliğine bırakılmaktadır. Bu bölgede, kıyı ülkesi tüm kaynakları kullanma ve koruma hakkının yanı sıra, bilimsel araştırma yapmak, yapay ada ve tesisler kurmak, deniz çevresini korumak için
gerekli önemleri almakta da yetkili olmaktadır.
Özel Ekonomik Bölge kavramı, gelişmekte olan kıyı ülkelerince, kıyıları yakınlarındaki canlı kaynakların denizci büyük devletler tarafından yağma edilmesini önlemek amacıyla ortaya atılmıştır. Gelişmiş ülkeler önce bu kavrama karşı çıkmış fakat, gelişmekte olan kıyı devletlerinin karasularını 12 milin ötesine, bazen 200 mile varan uzaklıklara genişletme eğilimlerini durdurmak amacıyla kabul etmek zorunda kalmışlardır.
III. Deniz Hukuku Konferansı’nda sağlanan uzlaşma ile, karasularının en fazla 12 deniz mili mesafeye kadar ilan edilebileceği hükme bağlanmıştır.
Türkiye’de 1982 tarihli Karasuları Kanunu, Türk karasularının genişliğini 6 deniz mili olarak saptamış ancak, Bakanlar Kurulu’na belirli denizler için, o denizlerin bütün özellikleri ve şartları dikkate alınarak hakkaniyet ilkesine uygun olarak 6 deniz milinin üzerinde karasuyu genişliği belirleme yetkisi vermiştir. Bu yetkiye dayanarak Bakanlar Kurulu, 29 Mayıs 1982 tarihli ve 8/4782 sayılı kararı ile Karadeniz ve Akdeniz’deki 12 mil karasuları uygulamasının devamına karar vermiştir. Ege Denizi’ndeki karasuları genişliği ise kanun gereği 6 mil olarak devam etmektedir.