Geçmişten 2 Belge Geleceği Aydınlatıyor

Bu sayımızda da Atatürkçü Düşünce Sistemimizi geliştirecek, bize yol gösterecek, İnkılâp Tarihimizin gizli kalmış köşelerinde bulunan iki belge ile karşınızdayım. Bunlardan birincisi Atatürk tarafından el yazısıyla yazılan ve ilk defa Prof. Dr. Afet İnan tarafından yayınlanan belgedir. Her kuşağa yol göstermesi bakımından paha biçilmez bir değer taşımaktadır. Büyük Önder’in Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı duyduğu sarsılmaz inanç ve bu inançla çevresine tavsiyeleri, O’nun karakter yapısını bütün açıklığıyla belirlemektedir. Bu tarihî belgeyi dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum.

“Benim için bir tek hedef vardır: Cumhuriyet hedefi. Bu hedefe vasıl olmak(ulaşmak) için, muayyen(kararlaştırılmış) yolda yürüyen arkadaşların muvaffak(başarılı) olması için, tevessül edilen(inanılan) doğru yolda, namuskârane(namuslu) yolda çok çalışmak ve faal olmak lâzımdır.

Arkadaşlar, benden iltimas(kayırma) beklenmemelidir. Hepiniz benim nazarımda kıymetli, yüksek kardeşlersiniz. Hepinize gösterdiğim hedef, âlî(üstün), kudsî(kutsal) bir hedeftir. Hepiniz oraya müteveccihsiniz(yönelmiş). Hanginiz daha güzel hatlarla, muvaffakiyetlerle(başarı gösterme) oraya vasıl(ulaşan) olursanız, onu, ellerimi çatlatıncaya kadar çarparak takdir edeceğim, alkışlayacağım.

Benden iltimas ve tarafgirlik(taraf tutma) beklemeyiniz arkadaşlar! Adam olanlar, insan olanlar, fikirleri olanlar, yüksek ideali olanlar kıymetlerini göstersinler! Benim size kardeşçe söyleyeceğim şey budur. Bütün arkadaşlarıma beyan etmek(açıklamak) mecburiyetindeyim ki ben o millî hedefe bütün kütle-i milleti(milletin bütününü) yürütmek için tabiî(kendiliğinden), ahlâkî bir saikım(sağlam), bunu isterim. Amma kim yapar? Kim yaparsa o muvaffaktır(amacına ulaşmıştır).”

İkinci belgenin ise, Türk Silahlı Kuvvetleri personeli olan, dahası subay namzetleri olan biz Deniz Harbiyeliler için daha değerli olacağı görüşündeyim.

Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Atatürk, milletvekillerinden oluşan bir heyetle, 27 Temmuz 1920 akşamı, Ankara’dan Batı Cephesine hareket etmiştir. Bu seyahati esnasında 31 Temmuz 1920 günü, Afyonkarahisar Kolordu Dairesinde subaylara hitaben bir konuşma yapmıştır. Aşağıda, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri adlı dizi yayında yer almayan bu konuşma metnini sunuyorum.

“Efendiler! Eski silâh arkadaşlarımla böyle yakından ve samimî temasta bulunmaktan büyük zevk-i vicdanî hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbihal(görüşme, konuşma) etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yoktur. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle ile mülâhaza etmekle (dikkatle bakmak) iktifa (yeterli bulmak) edeceğim.
Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları milletimizin istiklâlini imhaya karar vermişlerdir. Milletler istiklâllerini hiç kimsenin lutf u atıfetine(koruma, acıma) medyun(borçlu) değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve istiklâl vermez. Milletlerde tabiaten(doğası gereği) ve fıtraten(yaradılıştan) mevcut olan bu hak milletlerce kuvvetle, mücadele ile mahfuz (korunup gözetlenmiş) bulundurulur. Kuvveti olmayan binaenaleyh(bundan dolayı) mücadele edemeyen bir millet mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin istiklâli gasp olunur.

Dünyada hayat için, insanca yaşamak için istiklâl lâzımdır. İstiklâl sahibi olmak için haiz-i kuvvet(kuvvete sahip) olmak ve bunun için mevcudiyetini(varlığını) ispat etmek icab(lazım) eder.

Kuvvet ordudur. Ordunun menba-ı hayatı (hayat kaynağı) ve saadeti (mutluluğu), istiklâli takdir eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan iman-ı vicdanîsidir (vicdani inancıdır).

İngilizler, milletimizi istiklâlden mahrum etmek için pek tabiî olarak evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine tevessül ettiler (başvurdular). Mütareke (karşılıklı olarak anlaşma) şeraitinin (şartlarının) tatbikatı (uygulaması) ile silâhlarımızı, cephanelerimizi, bilcümle (bütün) vesait-i müdafaamızı (karşı duracak vasıtalarımızı) elimizden almağa çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve zabitlerimize tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini (şeref ve haysiyetini muhafaza ederek çalışma) ifnaya(tüketmeye) gayret ettiler. Ordumuzu kâmilen (eksiksiz olarak) lağvederek milleti muhafaza-i istiklâli(istiklalini korumak) için muhtaç olduğu nokta-i istinattan(dayanma, güvenme noktası) mahrum etmeğe teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü hukuk ve mukaddesatına (kutsal olan değerlere) taarruzla milleti zillete (aşağılık görmeye), inkıyada(boyun eğmeye) alıştırmak plânını takip ettiler ve ediyorlar.

Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci hedef-i taarruzu oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka zabitini mahvetmek, zelil(alçak, hor) etmek lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler(giriştiler). Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta mevani(engeller) ve müşkülât(zorluklar) kalmaz.

Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre zabitan heyetimize teveccüh eden (ait olan) vazifenin mahiyeti (içyüzü, esası), ehemmiyeti (önemi) ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.

Milletimiz hür ve müstakil(kendine yeterek) yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş(inanmış) ve buna azm-i katî (kesin kararı) ile karar vermiştir. Zaman zaman şurada burada şayan-ı teessür(üzülmeye değer) seciyesizliklerin(karaktersizliklerin) meşhud olması(görünmesi) hiçbir vakit milletimizin kanaat-ı umumiyesine (genel kararına), iman-ı hakikiyesine (gerçeğe olan inancına) sekte-i îrâs(sebebini durdurma) etmemiştir ve edemeyecektir.
Binaenaleyh kuvvetin, ordunun vücudu için lâzım olduğunu söylediğim menba (kaynak) -ki milletin iman-ı vicdanîsidir- mevcuttur. Ordu ise arkadaşlar ancak zabitan heyeti sayesinde vücutpezir( varlığını kabul eden) olur. Malûm(bilinen) bir hakikat-i askeriye(askeri gerçek) hakikat-i felsefiyedir(felsefi gerçektir) “ordunun ruhu zabitandadır”. O halde zabitanımız düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir ve ihya edecek(diriltecek) ve ordu ve milletimizin istiklâlini muhafaza edecektir.

Millet, istiklâlinin mahfuziyetinden (korunmasından) ibaret olan gaye-i hayatiyesinin (yaşama amacının) teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden zabitandan bekler, işte zabitanın âli (üstün) olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin istiklâli ihlâl edilirse bunun vebali zabitana ait olacaktır. Zabitan izah ettiğim âli, mukaddes ve umum nokta-i nazardan(genel görüşten) uhdelerine(sorumluluklarına) terettüb eden(gereken) vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün feraset(anlayışlılık) ve dikkatleriyle giriştiğimiz istiklâl mücahedesinde(savaşma, çarpışmasında) birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Hayat-ı şahsiye ve hususiyeleri(özel ve kişisel hayatları) itibariyle de zabitler fedakâran(zorluklara göğüs geren) sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları tezlil(aşağılama) ve tahkir(hakaret) ederler. Hayatında bir an olsa bile zabitlik etmiş, zabitlik izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü istihkar etmiş bir insan hayatta iken düşmanın tasmim(önceden düşünüp kararlaştırdığı) ve reva gördüğü(layık) bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: şerefini masun bulundurmak(güvence altına almak)! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi payimal etmektir(ayakaltına almaktır).

Binaenaleyh zabit için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, istiklâlimizi muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima müstakil görmekle bahtiyar olacağız!”

Kaynak: Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 5, Cilt: II, Mart 1986