Resimdeki sancak, Çanakkale Savaşı’nda son erine kadar şehit olan Kahraman 57’nci Alay’ın Sancağıdır. Hâlen Melbourne-Avustralya müzesinde sergilenmekte olan sancağın tanıtım plâketinde şöyle yazmaktadır:
“Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alay Sancağını selâmlamadan geçmeyin”
Onlara ölmeleri emredildi, hepsi birden, gözlerini kırpmadan öldüler...
Eminim, aramızda 57’nci Alay’ın hikâyesini bilmeyen yoktur. Herkes duymuştur, o eşsiz kahramanların destanlaşan, nam salan, göğüs kabartan tarihini. Biliyorum haddim değil onları anlatmaya çalışmak, zaten niyetim de bu değil. Birazcık olsun anımsayabilirsek onları ve birazcık olsun onları anımsatmayı başarabilirsek, işte o zaman bu yazımda amacıma ulaşmış olacağım.
Şimdi gelin hep beraber, bir hatırlatma olması maksadıyla 57’nci Alay’ın şanlı tarihine kısa bir göz atalım. 20 Ocak 1915’te Mustafa Kemal’in komutasını üstlendiği tümen, 7’nci Tümenden 57’nci Piyade Alayı ile acemileri yetiştiren Depo Alayı’ndan kurulmuştur. Mustafa Kemal, askerlerine savaş gücü vermeye çalışırken, müttefik çıkarması tehlikesini yakın gören Başkomutan Vekili, “bu iki alay yetişmemiştir” diyerek acemileri İstanbul’daki 6’ncı Kolordudan 72’nci ve 77’nci Alaylarla değiştirmek istemiş fakat daha bu alaylar gelip tümen kuruluşunu bitirmeden, 57’nci Piyade Alayı hareket emrini almıştır. 57’nci Alay, 23 Şubat 1915 tarihinde Çanakkale’ye doğru yola çıkarak, 25 Şubat 1915 tarihinde eski adı Maydos olan Eceabat’a varmış,19’uncu Tümen’in bağlı olduğu 5’inci Ordu Komutanlığı’nın Enver Paşa tarafından kurulmasından sonra 57’nci Alay, genel ihtiyat (yedek) olarak 26 Mart 1915’te Bigalı Köyü’ne intikal etmiştir. Bu tarihten, 24 Nisan 1915 tarihine kadar, bizzat Yarbay Mustafa Kemal ve Binbaşı Hüseyin Avni Bey tarafından, sürekli eğitime tabi tutulan 57’nci Alay, Bigalı Köyü ve Turşun bölgesinde tatbikatlar yapmıştır.
24–25 Nisan akşamı, çıkarmanın ilk günü, İngiliz ve Anzak kuvvetleri Arıburnu’ndan karaya çıkmaya başlamışlar, bu bölgede kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, kıyıdan belli bir noktaya kadar ilerlemeyi başarmışlardır. Bölge yakınlarındaki 27’nci Alay’ın ise sahile geniş bir şekilde yayılmış olması karşı koymayı oldukça güçleştirmiştir. Bu sırada Bigalı Köyü’nde bulunan ordu yedeği 19’uncuTümen; Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta iken, top seslerinin duyulması üzerine, 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Ordudan emir gelmemiş olmasına rağmen kişisel insiyatifi ile tüm sorumluluğu yüklenerek, 57’nci Alay’ı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirmiştir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görmüştür.
Gelin o anı Mustafa Kemal’in, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşmeden kendi sözleriyle dinleyelim:
“...Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:
—Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.
—Efendim düşman dediler!
—Nerede? Dedim.
—İşte! Diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye... Düşman da bu tepeye gelmiş... Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim bulunduğum yere gelse; kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, kaçan askerlere:
— Düşmandan kaçılmaz, dedim.
— Cephanemiz kalmadı, dediler.
— Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin ‘marş marşla’ benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...”
Bu sırada Türk askerleri mevzi alınca karşı taraf da mevzilenmiş ve 57’nci Alay’ın öncü bölüğünün Conk Bayırı’na yerleşmesi için süre kazanılmıştır. Bu an Çanakkale Savaşı’nın kilit anıdır. Çıkarmanın hızı kesilmiştir. Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle, 27’nci Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57’nci Alay’a şu emri verir:
“ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”
25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27’nci Alayın birlikleri ve 57’nci Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu’nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu’nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekât, 1915’in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-Kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçmiştir.
Arıburnu’nda görev yapan 27’nci Alayımızın yardımına koşan birliklerimizin bazıları dağılınca, 57’nci Alayımız daha geniş bir araziye yayılmak mecburiyetinde kalmış; dolayısıyla yoğunluğu azalmıştır. Kumandanı Kurmay Yarbay Hüseyin Avni şehit olmuş, kumandayı ele alan Kurmay Binbaşı Yusuf Ziya da şehit olunca alay müftüsü Hasan Fehmi kumandan olmuş, fakat o da şehit düşmüştür. Kumandanları şehit düşen birlikler ise Arıburnu sırtlarında düşmanı durdurmak için canla başla savaşmışlardır.
İşte bu an Turgut ÖZAKMAN’ın kaleminde şöyle hayat buluyor;
“…Yüzleri tunçtan dökülmüş, uzun süngülü mucize adamlar, hayal gibi akmaya başladılar... Borular hücum havası vurdu. Taarruz başladı. Biraz sonra Türk askerlerine özgü savaş çığlıkları lekesiz Arıburnu göğünü dolduracaktı: Allah, Allah, Allah, Allah!!! Herkes fedai, herkes kahraman, herkes büyüktü… Tarihin en eski milletlerinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa diriliyordu...”
Doğruydu, bir millet diriliyordu ve bu milleti yaşatmak için 57’nci Alay’ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı, gözlerini dahi kıpmadan, arkalarına dahi bakmadan, canlarını vermekte bir an tereddüte düşmüyorlardı.
Cihan tarihinde hangi ordu, komutanından en son erine kadar bir Alayı’nın bütün mevcudunu şehit vermiştir?
Bir kez daha iliklerimize kadar titreyerek yâd ettik 57’nci Alay’ı. Zihinlerimize hiç silinmemek üzere kazıdık onların kahraman adını. Yazımın başında da söylediğim gibi amacım onları anlatmaya çalışmak değil, sadece anımsatmak. Bir düşünsenize onları anlatmaya çalıştığınızı… Kim, nasıl başarabilir henüz 9 yaşındayken, korkusuzca ileri atılan, düşmanla göğüs göğüse çarpışan ve en sonunda kahramanca şehit olan Saka Çocuk’u anlatmayı. Kim, nasıl başarabilir vatanına dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin yürekten bağlanmış, düşmanla korkusuzca çarpışan 57’nci Alay’ın İstanbullu Rum Doktoru Yüzbaşı Dimitroyati’yi. Nasıl bir adanmışlıktır ki bu, öleceğini bile bile, bir an olsun komutanının emrinden çıkmamak, kurşuna karşı süngüyle çarpışmak, yılmamak, yıkılmamak, üstelik kendinden sayıca ve teçhizatça kat ve kat üstün olan kuvvetlere galebe çalmak. Onlar et ve kemiğin, topa ve tüfeğe karşı verdiği savaşın emsalsiz örnekleri. Ne yazık ki bütün sıfatların eksik kaldığı, tüm kelimelerin kifayetsiz düştüğü bir ortamda, onları tasvir edememenin dehşet veren acziyetini yaşamaktan kendimi alamıyorum.
“Türk milleti güzel her şeyi, her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki; her şeyin üstünde takdir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır.”
Yazımın buraya kadar olan bölümündeki amacı; herkesin bir kez daha 57’nci Alay’ı anımsaması idi. Buradan sonraki amacım ise, 57’nci Alay’ı anımsatmak olacaktır. Anımsatmaktan kastım tutum ve davranışlarımızla onları hatırlatmaktır. Tabi burada görev birey olarak her bir Türk askerine düşmektedir. Ben bir Harbiyeli olarak kesin ve net bir şekilde söyleyebilirim ki, bugünkü Türk askeri de tıpkı yıllar önce, vatanı için her şeyini feda eden ataları gibi, her türlü şart ve koşul altında, korkusuz ve kahramanca, canını dahi vermekte bir an olsun tereddüt etmeyecektir. Şanlı Türk ordusunun birer mensubu olarak, üstlendiğimiz sorumluluğun ve vazifenin ne derece ehemmiyetli olduğunun bilincinde ve farkındayız. Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına kavuştururlar.” Demiş ve bunu silah arkadaşlarıyla birlikte bilfiil ispatlamıştır. Bugün dahi içinde bulunduğumuz maneviyat ve hissiyat bundan farklı değildir. Her bir Türk askeri adanmışlığın ve vatana bağlılığın kemikleşmiş birer sembolüdür. Yıllardır devam eden terör belasına karşı vermiş olduğumuz şehitler ve onların bir an olsun düşünmeksizin ölüme gidişleri herkes için en açık örneği teşkil etmektedir.
Burada yazıma yine Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten bir alıntıyla devam etmek istiyorum.
“…Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Dolayısıyla subay için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ÖLMEYECEĞİZ, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.”
Atamızın bu sözünden de anlaşılabileceği gibi, gelecekte en büyük görev bizlere, yani geleceğin subayları olan Harbiyelilere düşmektedir. Eğer bizler hal ve tavırlarımızla, tutum ve davranışlarımızla 57’nci Alay’ı anımsatabiliyor ve o hissi canlı tutmayı başarabiliyorsak –ki bundan en ufak bir şüphemiz dahi yok- ne mutlu bizlere ve ne mutlu bizleri yetiştirmek uğruna varlarını yoklarını ortaya koyan öğretmenlerimize ve komutanlarımıza!
Daha önce de ifade ettiğim gibi amacım 57’nci Alay’ı anlatmaya çalışmak değil onları hatırlatmaktı. Umarım bu konuda başarılı olabilmişimdir. Yine de benim naçizane tavsiyem, herkesin hayatında bir kez dahi olsa Çanakkale’ye gitmesi ve 57’nci Alay adına Gelibolu Yarımadası’nda Kanlısırt’ta yaptırılan şehitliği ziyaret etmesi, o kutsal ortamı soluması, hissetmesi ve yaşaması üzerinedir.
“Şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev hayattır.” demiş Toegueville. Ve “En güzel öğüt örnek olmaktır.” Diye belirtmiş Malcolm X. 57’nci Alay en ağır görevimiz olan hayatı, kimsenin nail olamayacağı bir şerefle ve bizlere en kutsal öğüdü vererek tamamlamıştır.
Çanakkale’de yazdıkları destanın 94. yıldönümünde 57’nci Alay’ı ve bu vatan uğruna canını vermiş tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz.
Ruhlarınız şad olsun…