“Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça süslemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
Önceki yazımda, birkaç örnekle Osmanlı’nın son döneminde dahi, nasıl bir politika izlediği ve kendi gücünü aşan birçok olayda diplomasi silahını kullanarak nasıl başarılı sonuç aldığına değinmiştim. Bu yazımda ise, dış ilişkilerimizin diğer ülkelerin ilişkileriyle kıyaslandığında, fark yaratan yönüne değineceğim.
Belki çok da farkına varamadığımız bir nokta: Cezayirli Gazi Hasan Paşa, bahriyede eğitim reformunu başlattığı ve Deniz Harp Okulu’nu kurduğu yıl, 1773’tü. O tarihte, şu anda dünya haritasındaki devletlerin üçte ikisi henüz yoktu. Amerika Birleşik Devletleri bile bu tarihten ancak 3 yıl sonra kuruldu (4 Temmuz 1776).Bugün ise, dünyanın süper gücü konumunda. Bunu neye borçlu olduğunu elbette sorgulayabiliriz. Ancak, inkar edilemeyecek bir gerçektir ki, bir kurum olarak dünyanın süper gücü olan ABD’den bile daha köklü bir tarihe sahibiz.
Amerika, coğrafi konumunun avantajını da kullanarak kendi gelişimine ivme kazandıracak bir süre kabuğuna çekilmiştir. Geçtiğimiz yüzyılın başından beri de devlet olarak ideolojisini kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Amerika, dış politikada kendine iki misyon edinmiştir. Birincisi, demokrasiyi tüm değerleri ve kurumlarıyla kendi ülkesinde geliştirmek ve dünyanın geri kalanına da “ışıldaklık edebileceği” görüşüdür. İkincisi ise, Amerika’nın sahip olduğu değerleri “tüm dünyaya yayma yükümlülüğünü” taşıdıkları düşüncesidir. Aslında Amerikan dış politikası da bu eksende gidip gelmiştir. İdealizmin temsilcisi Wilson, Roosevelt ve Reagan’ın politikaları incelendiğinde de bu sonuca kolayca varılacaktır.
Osmanlı’nın kendi coğrafi durumunun da bir gerekliliği olarak, Rumeli’ye seferlerin ağırlıkla yapıldığı ilk zamanlarda bile, değerlerini başka milletlere benimsetme gibi bir kaygısı olmamıştı. Daha farklı bir misyona sahipti. Balkanlardaki Osmanlı izleri bunu açıkça göstermektedir. Bunun örneklerini; Yahudileri İspanyol soykırımından kurtarırken, etkin olmadığı bir coğrafya olmasına rağmen, yine de yardım isteğini geri çevirmemek adına, Açelileri Portekiz işgalinden kurtarmak için seferber olurken, 1848 ayaklanmalarında Rusya ve Avusturya’ya karşı Macar ve Leh(Polonyalı) mültecileri korurken, güçlü bir devletin yapması gereken, adaletin koruyucusu olma görevini yerine getirmişti.
Birçoğumuz şaşıracak ama ABD ilk askeri yardımını da Osmanlı’dan almıştı. Amerikan halkı, zengin altın madenlerine kavuşma sevdasıyla hızla batıya göç ediyordu. Ordu ise insanları koruyamıyordu. (Bilindiği gibi o zamanlar daha Kızılderililerin soyu tüketilmemişti!) Bunun üzerine Osmanlı’dan deve isteyen Amerika’nın imdadına, Sultan Abdülmecid zamanında bir gemi dolusu deve gönderilerek karşılık verildi. Hatta, sultanın hediyesi olarak istenilen sayıdan daha fazla deve gönderilmiştir.
Avrupa devletlerinin dış politikaları ise çok daha farklıdır. 16.yy’dan itibaren Avrupa devletlerinin dış politikalarında uzunca bir süre Kardinal Richellieu‘nun raison d’etat ve güç dengesi kavramı etkili olmuştur. Matternich sistemi ve sonrasında Bismarc’ın jeopolitik kavramının da önemli bir rolü vardır. Kıtayı daima kontol etme arzusunda olan fakat Benelux ülkelerinden başka Avrupa’da genişlemeyen İngiltere, devamlı son sözü söyleyip denge siyasetine yön vermek istemiştir. Avrupa ülkelerinin dış ülkelerle ilişkilerinde ise hemen her dönemde sömürgeci anlayış hakim olmuştur. Avrupa ülkeleri ne kendi değerlerini yaymak arzusundadır ne de diğer ülkelere “Osmanlı “ tarzı bir bakışla bakarlar. Kaynakları kısıtlı olan kıtanın, kaynakları bol ve gelişmemiş ülkeleri sömürge olarak kullandığı bir gerçektir.
Nihayetinde, üzerinde durmak istediğim nokta ise şu: Milletlerin farklı karakterleri vardır ve bu nitelikler onların yöneticilerinde de kendini gösterir. Politikaları toplumların özü belirler. Örneğin, Amerika yüzyılın son çeyreğinde uygulamış olduğu işgale dayalı aktif politikaya, son örneği Afganistan ve Irak’ta görülen demokrasiyi götürme ve insani yardım çabaları gibi çeşitli meşru sebepler yüklemiş olabilir. Ancak şüphesiz ki, bu olaylara imza atan hükümetleri halk seçmektedir. Dolayısıyla bu yönden bir inceleme yapılacak olsa, toplumlar arasındaki ince karakter farkları ortaya çıkacaktır.
Türkiye, genç bir devlet olmasına rağmen Türklükten ileri gelen, tarih içerisinde gelişen ve büyüyen bir diplomasi anlayışına sahiptir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü neden Atatürk söylemiştir de Amerikalı veya Avrupalı bir lider söylememiştir? Atatürk, özet ve özlü bir deyişle, dış politikada benimsediği esasları çizmiştir. Örneğin, Amerikan halkında her zaman güvenlik endişesi olmuştu. Hele Pearl Harbour gibi bir olaydan sonra (Bunun günümüzdeki bir benzeri Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan terörist saldırıdır) hükümetlerin politikaları bu olayları da bahane ederek sertleşmiştir. Bu olaylar her ne kadar yaptıklarının haklılığını ifade eden sebepler gibi görünse de, gerçekte, kendi değerleri çerçevesinde hareketlerini meşrulaştırma bahaneleri oldukları rahatlıkla görülebilir
Osmanlı’da reform hareketleri ilk başladığından beri, Jön Türkler de dahil, devamlı Osmanlı’nın altın çağlarının özlemi ile gerilemenin gerçek sebeplerini göremeden değişime gitmişler fakat; değiştirilen kurumlar, uygulamalar gerilemeye çare olamamıştır. Oysa, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde, başarılı bir komutan olmanın ötesinde mükemmel bir lider olan Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan inkılap hareketleri, çağdaşlığa geçiş anlamında, kısa sürede istenilen başarıyı yakalamış ve 622 yıldır süregelen bir takım gelenek ve uygulamalar tarih sayfalarındaki yerini almıştı. Onu liderliğini mükemmel yapan özellikleri ise, başarılı bir durum analizi yapabilmesi, yapacağı işte kararlı olması, adım adım ilerlemesi ve çalışma arkadaşlarını iyi organize etmesidir.
Kurtuluş savaşı sırasında bile kararları meclisle alması, cumhuriyete ve demokrasiye verdiği önemi gösterir. Gerçekten de az zamanda çok iş yapmıştır. Ama o az zamanda cumhuriyetin kazanımları büyüktür. Kurtuluş savaşının başarısını, önce Lozan’la milli sınırları, müteakiben Montrö ile boğazları Türk hakimiyeti ve güvencesi altına alarak taçlandırmış, sonrasında ise barışçıl ve aktif bir dış politika izlemek suretiyle, gelecek nesillere vakur, onurlu ve güçlü bir devlet bırakmıştır.
Sonuç olarak; Türkiye büyük bir devlettir. Türkiye’yi büyük yapan binlerce yıllık tarihi, devlet-diplomasi geleneği, kültürü ve şüphesiz ki, Avrupa devletleri ve Amerika dan farklı iç dinamikleridir. Geçmişinden güç alan ve geleceğe güvenle bakan bu ülkenin, uygulayacağı güvenilir, bağımsız ve aktif dış politika ile önümüzdeki yüzyılda tüm dünyada sözü geçen bir ülke olacağı inancındayız.