Son Gazi Mustafa Şekip GÜNGÖR

Son Gazimiz Kimdir?
1903 yılında Üsküdar’da doğan Mustafa Şekip Birgöl, ilkokulu İstanbul Hasanpaşa, ortaokulu Bursa Işıklar Askeri Okulu, liseyi de Edirne Askeri Lisesi’nde okumuş ve müteakiben Harp Okulu’na girmiştir. Eğitim hayatının ardından asteğmen rütbesiyle orduya katılmış ve Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşmıştır. Savaşın ardından 1928’e kadar Samsun’daki birliğinde görev yapan Birgöl, savaştan sonra çıkan ayaklanmaların bastırılmasında fiilen görev almıştır.
Meslek hayatının geri kalanında Çanakkale, Ezine ve Gelibolu’da bulunan çeşitli birliklerde görev yapan Birgöl, 13 Eylül 1952 yılında albay rütbesiyle emekli olarak ordudan ayrılmıştır.
Hayatının son dönemini üç kızından hayatta kalan İpek ve damadı Bekir Artunç ile birlikte geçirmiştir. TBMM tarafından kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırılan Son Gazi’miz 11 Kasım 2008 tarihinde, 105 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Ne kadar büyük ve derin anlamlar ihtiva ediyor bu iki sözcük. Son gazimiz son neferimiz. Yazılan tarihimizin yaşayan son çınarı, Mustafa Kemal’in cephe arkadaşı, istiklal zaferimizin son kahramanı…
      Tarih 11 Kasım ve biz 80 Deniz Harbiyeli onu kaybetmiş olmanın hüznü içerisinde son görevimizi icra ederken bir yandan da bu düşünceler takılıyor aklımıza. Hepimiz bir noktaya dalmışken belki bir kısmımız bu kahramanla cephede savaşıyor, belki bir kısmımızın birliği bu gazimiz tarafından denetleniyor… Tüm bunları düşünürken çeşitli duygular kaplıyor bedenimizi. Bu kahramanlarımızın kazandığı büyük zaferler karşısında gözlerimiz doluyor, hatıraları içimizi kaplıyor.
      Bizler de verilen bu müthiş armağan karşısında maddi yaşamı son bulan Mustafa Şekip Birgöl komutanımıza karşı son selamımızı veriyor ve onu ebedi istirahatgahına uğurluyoruz.
       Mevkiimizi aldıktan sonra gözüm, duvarda gençlik fotoğrafı asılı olan Gazi’mizin doğum tarihine takılıyor:”1903” ve düşüncelerim o zamanlara doğru yol almaya başlıyor. Son çırpınışlarını yaşayan Osmanlı devleti kalan son bir umut, belki son adımlarını atmaya çalışan hasta yaşlı bir adam misali sürükleniyor 1. Dünya savaşının içine... Ülkenin dört bir yanını düşman sarmış, her bir cephede farklı devletlere karşı mücadele veriliyor. Sarıkamış’ta o müthiş soğuğa meydan okuyan on binlerce askerimiz şehit oluyor. Kanal cephesinde aç susuz kalan yiğitlerimiz, bir de Arapların hainliğine uğrayıp, çölde hayata veda ediyor. İtilaf güçleri zafere kesin gözüyle bakarken Çanakkale’de de bir savaş patlak veriyor. Boğaz; İngiliz, Fransız gemileriyle adeta sarılmışken Nusret çıkıyor, Seyit onbaşı çıkıyor ortaya. Elinde cephanesi erzakı kalmamış bir avuç Türk adeta direniş dersi veriyor tüm dünyaya, gömüyor bütün itilaf donanmasını boğazın derin sularına. Belki bir şans, karadan çıkarma yapmaya hazırlanıyor itilaf güçleri. Üstün dehasıyla Mustafa Kemal çıkıyor ortaya. Duruşuyla verdiği olumlu kararlarla bir tokat da oradan vuruluyor itilaf güçlerine. İttifak halinde savaştığınız ülkelerin bir bir yenilerek düşmana teslim olması, mecburen sizin de aynı kaderi paylaşmanıza neden oluyor. Ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile tüm donanmaya, cephaneye, haberleşme ağına el konuluyor emperyalist güçler tarafından. 7. ve 24. maddeler ise resmen teslimiyetin bir ifadesi.
       Mondros’un getirdiği tüm bu ağır şartlar altında ecnebilerin mandası nasihatleriyle yükselebileceğini düşünürken bir kesim, bağımsızlığa acıkmış, elinde hiçbir imkânı bulunmayan bir avuç Türk isyan ediyordu bütün bu olup bitenlere. Dört bir yandan işgale uğrayan güzel ülkemizde, yüz binlerce silahlı güç karşısına Mustafa Kemal ve onun silah arkadaşlarıyla çıkıyordu. Mustafa Kemal inanıyor ve Anadolu’nun da inanması için ülkenin dört bucağını gezip halkı teşkilatlandırıyor, kongreler düzenliyordu. Meclisini kuran ve Kurtuluş Savaşı’nı resmen başlatan, Osmanlının yıkıntıları arasından çıkan, elinde hiçbir imkânı bulunmayan bir avuç inançlı Türk’ün başlattığı bu direniş emperyalist güçler tarafından alay anlamında “Çılgın Türkler” olarak adlandırılıyordu. Evet, onlar gerçekten çılgındı, çıldırmışlardı. Alay edenlerse kendilerini nasıl bir felaketin beklediğini kestiremiyorlardı. Mustafa Kemal’in silah arkadaşı, Mustafa Şekip Albayımız da asteğmen rütbesiyle orduya katılıyor, diğer kahramanlarımız gibi bu emsali görülmemiş mücadele karşısında cephede yerini alıyordu.
      Bu düşüncelere dalmışken tören takdim subayının açılış konuşmasıyla tekrardan tören alanına döndüm. Bizim gibi, üst düzey yönetici ve komutanlarımız da tören mevkilerini almışlardı. Törene, son gazinin kızı İpek ve eşi Bekir Artunç, protokol üyeleri ve gaziler de katılmışlardı. Törende konuşma yapanlardan Başbakan Vekili, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı; Birgöl ve silah arkadaşlarının Gazi Mustafa Kemal Atatürk komutasında rahat ve rehaveti bir yana bırakıp, ellerinde silah, gönüllerinde vatan aşkıyla cepheden cepheye korkusuzca, ölümün üzerine yürüdüklerini, kimilerinin şehit, kimilerinin gazi olduğunu dile getirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri adına konuşan Genelkurmay Personel Başkanı Korgeneral Raif Akbaş da Kurtuluş Savaşından sonra elde edilen büyük zaferin, sıradan bir zafer değil, ordu millet anlayışı etrafında kenetlenen bir ulusun şahlanışı olduğunu vurguladı.
      Turgut Özakman ise milli mücadelenin son gazisinin milleti ve devletiyle kucaklanarak son yolculuğuna uğurlandığını belirterek, Kurtuluş Savaşının nasıl başladığını anlattı.
      Tarihçi Prof.Dr. İlber Ortaylı da, savaşların milletlerin tarihinde önemli bir yer tuttuğunu, ancak vatanı savunmanın ve vatan için ölmenin bütün savaşçıların vasfı olmadığını belirterek, İstiklal Savaşında vatan savunması yapıldığını, vatan için şehit olunduğunu anlattı.