Başlık bazıları için tanıdık gelebilir çünkü “günümüz klasikleri” adı altında 2002-2003 yıllarında “Sinema” dergisinde bir yazı dizisi yapılmıştı. O dizide 90’larda çekilmiş Hollywood filmleri tanıtılmıştı. Ama bu dizi ondan farklı olacak çünkü bu dizide incelenecek olan filmler klasikleşmiş Türk filmleri olacak.
Aslında bu yazı dizinin ilk yazısı olduğundan, önce biraz dizinin adından söz etmek istiyorum çünkü; aslında birbiriyle çelişen iki ifade var başlıkta. Bir eserin klasikleşmesi için kimilerine göre belli bir süre geçmesi gerekir ki; bu bana göre de kısmen doğrudur, tabi bunun yanında nitelik yönünden de etkili ve farklı olmalıdır. Bu yüzden bu dizide amaç şudur; 90’lar ve 2000’lerin başında çekilmiş yani üzerinden çok süre geçmemiş ama ileride(hatta şimdi bile) kalitesi itibariyle klasik olacak filmleri incelemek olacaktır.
Aslında Türk sineması “Yeşilçam” döneminden sonra (ki yaklaşık olarak 80’lerde) gerçekten çok kötü bir döneme girdi. Ne senaryo ne kurgu ne de oyunculuk olarak kaliteli işler yapılmadı ve bunun sonucunda ise seyirci ile sinema sektörü arasında mesafe oluştu. 80’lerin sonunda çekilen “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmi ile bu mesafe kapanmaya başlasa da bu akımı devam ettirecek filmler çekilmedi; ta ki “Eşkıya” ya kadar.
Filmin başında Baran’ın 35 yıl sonra hapishaneden çıktıktan sonra köyüne gidip köyünün sular altında kaldığını gördükten sonra, yanına köyünü bırakamamış Ceren Ana gelir. Ceren Ana olanları anlatırken, “sen gittikten sonra düzen bozuldu, kötüler bu işte galip geldi, ezilenler ezildi” der. Filmin temeli böylece atılır. Çünkü aslında iki farklı insan olan Baran ile Cumali’nin hayatları kesişince görülecektir ki aslında kötü insan olmayıp istemeden ya da başkasının yüzünden kötü işlere karışanlar ile gerçek kötüler arasındaki bir savaştır filmin temeli. Bu Baran için en yakın arkadaşı Berfo, Cumali içinse sevdiği kadın Emel’dir.
Baran sevdiği kadını bulmak ve intikamını almak için İstanbul’a geldiğinde, şans eseri gençliği serserilikle geçen ama sevdiği için düzgün bir hayat kurmaya çalışan Cumali ile tanışır. Bu iki insan genel yapı ile birbirinden çok farklı olan, hayata bakışları alakasız iki görüntü çizer filmin başında. Hatta o kadar ileri boyuttadır ki bu farklılık, Cumali, arkadaşlarıyla Baran’ın eşkıyalık anıları ile dalga bile geçer. Bir tarafta eşkıya olarak büyümüş belki de hayatın çemberinden genç yaşta geçmiş ama en büyük ihaneti en yakın arkadaşından görmüş, gururlu ama artık silahtan elini çekmiş yaşlı bir eşkıya, diğer tarafta ise istemeden de olsa kötü işlere karışmış, hep baba özlemi içinde olan ve en büyük isteği düzgün bir hayat kurmak olan Cumali oluşturacaktır bu dostluğu.
Bu iki insan da film boyunca kendi doğruları ve hatalarıyla yüzleşir ve bu yüzleşmede yanlarında sadece birbirlerini bulurlar ama sonunda ikisi de kaybeder.
Filmin sonlarında eşkıya, Cumali ölürken motelin çatı katında ona,”korkma, sadece toprağa gideceksin, sonra toprak olacaksın, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin, oradan özüne ulaşacaksın ve çiçeğin özüne bir arı konacak ve belki o arı ben olacağım” der.
Yaşamı ve yaşamdan sonrasını böyle betimler eşkıya, yaşamı boyunca korkmamıştır çünkü ölümden ve böyle hem kendinin hem de Cumali’nin intikamını alarak ölüme gider tıpkı gökyüzünde kayan bir yıldız gibi.
Ve ölürken ağzından tek kelime çıkar, sevdiğinin ismi, “Keje”.
80’lerden sonra adı sıkça duyulan Yavuz Turgul’un çektiği ve Şener Şen ile Uğur Yücel’in muhteşem oynadığı bu film, Türk sinemasının yeniden doğduğu filmdir. Sinema ile seyirciyi tekrar bir araya getirmiştir. Senaryo sıradan olmaktan çok uzakta bir yapıdadır ve çok iyi kurgulanmıştır. Yavuz Turgul ile Şener Şen dostluğunun ise 5. Filmidir. Bu birliktelik 1985’te “Züğürt Ağa” ile başladı ve en son beraber “Kabadayı” yı çektiler.
Ben 8 yaşındayken seyretmiştim ilk kez Eşkıya’yı ve ölüme ilk kez o zaman bu kadar yakın olmuştum. Ölümün gururunu ve bir insana bu kadar yakıştığını o zaman görmüştüm çünkü ölüm eşkıya için bir kaçış değil bir kurtuluştu.
Gerek etkisiyle gerekse Türk sinema tarihinde bir dönüm noktası olmasıyla “Eşkıya” bir klasiktir ve her zaman bir başyapıt olarak kalacaktır.
Günümüz Türk Klasikleri : Eşkiya
Yazılarımız
- Editörden
- 18 Kasım Törenleri
- Son Gazimiz
- Türk Diplomasisi II
- Gazi Hamidiye Zırhlısı
- İstiklal Mahkemeleri
- Çoşima Deniz Savaşı
- Üç Yürekli Şehit
- Kyoto Protokolü
- Deniz Politikaları
- Gorch Fock
- Mısır Ziyareti
- Onur Kıtası
- 29 Ekim Törenleri
- Atatürk
- 10 Kasım Anma Töreni
- Mustafa Kemal
- Öğretmenler Günü
- Eğitim Komutanı Konuşması
- Dz.K.Komutanı'nın Ziyareti
- Gen. Kur. Başkanı'nın Ziyareti
- Kros
- Alemdar Konseri
- Kanuni & François
- Dezenfarmasyon
- Beyin Göçü
- Güneş Arabaları
- Phalanx
- Deniz Feneri
- Gözleri Deniz Kokan
- Denizlerin Kalbisin
- Bestelenmiş Şiirler
- Rumeli Hisarı
- Tenis
- Yüzme
- Boks
- Sinema
- Türk Piyanistler
- String Quartet
- Zar Adam
- Elektron Savaşları
- Lüfer
- Karikatürler
- Faydalı İnternet Siteleri