Deniz Politikası ve Türkiye

Deniz politikasını daha iyi anlamak için öncelikle politika ve strateji kavramlarını çok iyi kavramak lazım. İlk önce politika nedir? Bunu irdelemeliyiz. Politika kelimesi, İtalyanca kökenli olup devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı anlamına gelir. Deniz politikası ise sahip olunan kıyı şeridi ve ötesi, açık deniz, deniz ticareti gibi uygulamaların mevcut donanma ile korunması, ülke menfaatlerinin savunulması , gelebilecek tehditlere karşı deniz aşırı mesafeden karşı konulması maksadı ile devletin uyguladığı yöntemlerdir. Bu yöntemler donanmanın güçlendirilmesini, stratejik noktaların ele geçirilmesini veya gerekli görüldüğünde, diğer devletlerle iş birliği yapılmasını gerektirebilir.

Strateji kavramı ise çok boyutlu olup, içerisinde birden fazla değişkeni barındırmaktadır. Strateji kavramını “Bölgesel strateji” olarak düşündüğümüzde iç ve dış faktörlerin rolü, oluşturulan plan ve programların istenilen takvimde istenilen biçimde uygulanabilirliği de değişmekte; zaman içinde yeni anlamlar kazanmaktadır. Türkiye’nin deniz stratejisi ele alınırken; ticaret ve taşımacılık ekseninde ekonomik unsurlar öne çıkmakla beraber, siyaset ve hukuk da göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip gözükmektedir.
Montrö Boğazlar sözleşmesi ister istemez bazı soruları akla getirmektedir.”Türkiye’nin denizlerde izlediği strateji nedir ve nasıl ele alınmaktadır?”

Türkiye’nin deniz stratejisini, Akdeniz, Ege ve Karadeniz stratejisinden, dâhili taşımacılıktan ve geniş bir perspektifte ülke ulaştırma politika ve stratejilerinden ayırmak mümkün değildir.
Ülkemizin güneyine baktığımızda özellikle Mersin ve İskenderun limanları, mevkileri itibari ile Doğu Akdeniz’de çok önemli bir yere sahiptirler. Demiryolu ve karayolu alt yapısı elverdiği ölçüde yurtiçinde Doğu Anadolu, GAP bölgesi ve uluslararası anlamda Irak, İran ve Kafkaslara ulaşım bu limanlardan sağlanmaktadır. Kuzeyde ise Karadeniz’in çehresi son on yılda büyük ölçüde değişmiştir.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte bölgede yer alan ülkelerin bağımsızlığını kazanması, siyasi ve ekonomik anlamda dışa açılmaları ve dünya ile entegre olmaları küresel güç dengesi açısından çok önemlidir. Bu güç dengesinin en önemli kaynağını petrol ve doğalgaz ticareti ile enerji taşımacılığı oluşturmaktadır.

Karadeniz’in batı kıyısında bulunan Burgaz, Varna, Köstence ve Odesa limanları, Doğu’da Poti ve Sochi ile Kuzey’de Evpatoria ve Novorosisk Limanları’nın ticaret hacimleri giderek artmaya başlamıştır. Buna paralel olarak, limanlarımızdan Zonguldak, Samsun, Trabzon ve Rize’nin konumları sebebi ile önemleri süratle artmaktadır.

Bölgede Türkiye ve Rusya hâkim pozisyonlarını sürdürürken, bu ülkeleri Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan takip etmektedir.
Ayrıca günümüzde Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin 150’sinin kıyı ülkesi olması, dünya nüfusunun %75’nin denize 300 mil mesafe içinde yaşaması, tüm büyük şehir ve sanayi kuruluşlarının %80’inin sahilin 100 mil mesafesi içinde bulunması ve denizlerin yerkürenin %75’ini kapsaması, bir deniz coğrafyasına sahip ülkemizin önemini gözler önüne sermektedir. Burada önemli olan nokta dünya denizlerinin büyük bir bölümünün egemen gücü yoktur, ancak sahipsiz kalmayacağı da devletlerin politikalarından açıkça anlaşılmaktadır. Burada egemen güç olacak ülke ise “Bedava otoban” olan denizi en iyi kullanabilen ve onu koruyan olacaktır.

Bugün dünya siyasetine hâkim ülkeleri incelediğimizde görülen ortak nokta, denizcilik siyaseti ve stratejilerine verdikleri önemdir. Her biri kendi imkân ve kabiliyetleri ölçüsünde denize ve denizciliğe önem vermekte ve stratejilerini bu alanlar üzerine yoğunlaştırmaktadır. 21 nci yüzyılın deniz yüzyılı olacağı aşikârdır. Gelişmiş devletler de bunun farkında olup, stratejilerinde bunu temel almaktadırlar.
Denizlere sınırı olan her devletin, deniz gücü sistemini geliştirmeyi arzu ettiğini, ancak birkaç devletin bu arzusunu gerçekleştirebildiğine işaret eden Amiral MAHAN, bir ülkenin deniz gücünü etkileyen altı unsur saptamıştır. Bunlar;

Ülkenin coğrafi konumu
Ülkenin fiziki yapısı
Ülkenin büyüklüğü
Ülkenin nüfusu
Hükümetin karakteri ve milli kuruluşlar
Ulusal karakterdir.

Coğrafi faktörler açısından ülkemiz; deniz trafiğinin yoğun olduğu bölgede, ulaştırma yolları üzerinde bulunması, çevre denizlerdeki meteorolojik şartların her mevsimde uygun olması bakımından önemli avantajlara sahiptir.

Üç tarafı denizlerle çevrili, büyük ekonomik hareketlere sahne olan bir bölge durumunda olan Anadolu bu özellikleri ile tarih boyunca birçok denizci medeniyetin yaşadığı bir coğrafi alan olmuştur. Türkler Anadolu’yu ele geçirmelerini müteakip denizle tanışmışlar ve denizin önemini kısa sürede kavrayarak bu alanda da güçlü olmaya çalışmışlardır. Bu gayret Osmanlı İmparatorluğunun duraklama dönemine kadar devam etmiş, Türk denizcileri Akdeniz’i Türk gölü haline getirmiştir. Ancak, dünyadaki gelişme ve değişimleri izleyemeyen Osmanlı İmparatorluğunun denizlerde de başarıları sona ermiş ve çöküşü başlamıştır. Oysa bu sıralarda Avrupa devletleri denizleri kullanarak dünyanın diğer yerlerindeki kaynakları kendi ülkelerine aktarıp zenginleşmeye başlamışlardı.

Osmanlı ise kendi karasuları içindeki deniz ticaretini dahi yabancılara terk ederek denizlerden iyice uzaklaşmıştır.  Cumhuriyet dönemi ile birlikte ulusal deniz gücü tekrar önem kazanmış, Kabotaj Kanunu ile Türk vatandaşlarının da denizlerden kazanç sağlama fırsatı yaratılmıştır. Bu dönemde, her alanda olduğu gibi yine devlet başı çekmiş, sermaye yokluğundan özel sektörün girişimleri sınırlı kalmıştır. Ülkemiz; üç tarafı denizlerle çevrili ve 8333 km.lik bir kıyı şeridine sahip olmasına rağmen, halen denizci bir devletin gereklerini tam olarak yerine getirememektedir. Denizci devlet bilincini taşıyan demografik bir güce sahip olduğumuzu söylemek güçtür. Denizcilik ve deniz sevgisi insanlarımıza küçük yaşlarda aşılanmalıdır.
,
Özellikle karaya bağlı yaşamaya alışmış bir toplum olduğumuzdan; bu aşılamayı devletin yapması gerekmektedir. Her şeyde olduğu gibi denizcilikte de gelişmenin ilk koşulu iyi bir eğitimdir. Bu eğitim gemiyi inşa edecek mühendis ve işçiden onu yüzdürecek olan kaptan ve deniz adamına, ona yük bulacak acenteden armatöre, denizcilik bürokratından balıkçısına kadar her denizcinin iyi eğitilmiş olması ilk gerekli koşuldur.

Türkiye dünyada iddialı bir ülke olacaksa denizciliğine önem vermelidir. Denizcilikte iddialı olacaksa da denizcilik eğitimine önem vermelidir. Denizleri en iyi şekilde kullanabilen denizcilik gücü gelişmiş devletler, denizlerde bulunan potansiyel refah, vasıta ve imkânlarından mümkün olan azami yararı sağlayacaktır. Bunun için öncelikle denize çıkmak, o denizi toprak gibi işleyip kullanabilmek, nihayet o denizde tutunabilmek ve kurallar çerçevesinde benimsenmiş kaynakları başkalarına kullandırmamak gerekir.

Tüm bu stratejik noktaları askeri dehası ile önceden görmüş olan Mustafa Kemal Atatürk deniz stratejimizin gelişmesi için donanmaya ihtiyacımız olduğunu fark etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra elde bulunan ve Türkiye’nin denize inen ilk gemisi olan Hamidiye kruvazöründe şunları söylemiştir:

”Hamidiye Kruvazörü, maziden kalan donanma aksamı içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerinde faaliyete geçen ilk gemisi oldu. Beş seneden beri mütehassiri olduğum (hasret çektiğim) deniz hayatını bana yaşatan bir gemi oldu. Türk donanması kumanda ve zabitan heyetini bu gemide ve buna refakat eden Peyk-i Şevket torpido kruvazöründe tanıdım. Temas ettiğim ruhu genç, mefhumesi(ifadesi) genç , bu istikbal kumandan ve zabitan heyeti bende bahriyemiz için kuvvetli ümitler hasıl etti (uyandırdı). Bu kıymetli şedit (şiddetli) arzulu heyeti, yadigarı (hatırası) mazi olan bu gemi içinde bırakmakla iktifa olunamaz (kafi görülemez). Onları, müsait ve müstahak oldukları kadar inkişafa (ilerlemeye) mazhar edebilmek (sahip olabilmek) için bugünün icabatına (gereklerine) başvurmak lazımdır. Hudutlarının büyük ve mühim aksamı deniz olan Türk Devleti’nin donanması da mühim ve büyük olması gerekir. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih (rahat) ve emin olacaktır. Mükemmel ve kadir bir Türk donanmasına malik olmak gayedir. Bunun ilk azimet noktası, Sefain-i Harbiye tedarikinden evvel onları muvaffakiyetle sevk ve idareye muktedir kumandanlara, zabitanlara ve mütehassıslara malikiyettir(sahip olmaktır).” diyerek yeni Türk Cumhuriyeti’nin deniz politikasının temellerini inşa etmiş oldu.

Bundan yola çıkarak Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz politikası insan kaynaklı olmuş ve önce 1928 yılı Ocak ayında Deniz Müsteşarlığı kurulmuştur.Bu yeni teşkilatlanma ile Donanma Komutanlığı, idari ve lojistik bakımdan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlanmıştır. Kurmay subay yetiştirmek amacı ile 02 Kasım 1930 tarihinde Deniz Harp Akademisi Yıldız Sarayı’nda eğitim ve öğretimine başlamıştır. 15 Ağustos 1949 günü alınan kararla Deniz Müsteşarlığı adı ile temsil edilen kuvvetimiz Deniz Kuvvetleri Komutanlığı adı altında faaliyete geçmiş ve bu yeni teşkilatlanma, kuvvetimizin çağdaş, güçlü bir yapıya kavuşması yönünde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Bu noktadan sonra deniz politikamız AB deniz politikası ile uyumlu hale getirilmiş, devletimizin iç ve dış tehditlere karşı savunulması ve denizlerdeki menfaatlerimizin korunması ana hedef haline getirilmiştir.

Son olarak %70’inden fazlasında yerli kaynaklar kullanılarak üretilen ve ilk gemisi TCG Heybeliada denize indirilen MİLGEM projesi hayata geçirilmiş ve çok uzun zamandan beri hasretini çektiğimiz, kendi gemimizi yapma hedefine bir adım daha yaklaşılmıştır. Bu durum son yüzyıl içinde izlenen deniz politikamızı destekleyen önemli bir adımdır.
Bir deniz devletinin bireyleri olan bizler denizcilik, deniz ticareti ve deniz hukuku konularına daha fazla önem vermeliyiz. Bu konuda eğitimi yaygınlaştırma yanında tezlerimizi, savunmamızı desteklemek amacı ile dünyaca ünlü büyük stratejistler ve düşünürler çıkarmalıyız.

KAYNAKLAR :
Deniz Kuvvetleri Dergisi, Doç.Dr Mustafa ERDAL, Dz.Kur.Bnb. Yavuz KILINÇ