Kaygı Stres Ve Depresyon

      Sanırım birçoğumuzun dikkatini çekmiştir. Son yıllarda bazı kurumlar inanılmaz derecede büyük bir hızla büyüyor. Bunlardan bir tanesi de şüphesiz rehberlik servisleri. Halkımız bu konu hakkında çoğunlukla yanlış bir kanıya sahip olsa da istatistikler bize bu düşüncenin yavaş yavaş erimekte olduğunu gösteriyor. Yani, Türk halkı artık psikologlara gitmek için illa ki delirmiş olmak gerektiğini düşünmeyen bireylere de sahip. Psikologlara gidip tedavi görmek en az diğer herhangi bir hastalık için bir doktora başvurmak kadar doğalken, bunu farklı bir şekilde yorumlamak gerçekten artık aşılması gereken bir düşünce.

      Türkiye'de psikologlardan yardım alan insan sayısı diğer ülkelere nazaran oldukça az. Bu durum dışarıdan bakıldığında oldukça güzel gözükmesine rağmen, işin derinlemesine incelemesinde madalyonun diğer yüzünün hiç de öyle toz pembe olmadığını görüyoruz. Şu bir gerçek ki Türkler psikologa daha az ihtiyaç duyuyor. Çünkü birbirimizle kurduğumuz sıkı dostluklar sahip olduğumuz birçok problemi yok etmeye yetiyor. Fakat günümüzde çağın getirdiği stres, yorgunluk ve kaygı depresyona neden olurken, bu tip vakalar profesyonel yardım gerektiriyor. Stresten, kaygıdan ve depresyondan bahsettim, peki ama bunlar nedir? İnsan hayatına nasıl girerler, tedavileri yok mudur? vb. gibi bir çok soru çoğaltılabilir. Ben bu yazımda özellikle stres, kaygı ve depresyon üçlüsü üzerinde durarak bu konularda sizleri az da olsa aydınlatmak istiyorum. Gelin ilk önce bu terimlerin bilimsel açıklamalarına bir göz atalım.

      Stres, tehdit edici olarak algılanan olay ya da nesnelere karşı organizmanın gerek fiziksel, gerekse zihinsel uyarılmışlık yanıtı olarak tanımlanmaktadır. Kaygı için, nasıl ki korku, gerginlik ve hoş olmayan beklentilerin bir birleşimi olarak varlık gösteriyorsa, kaygı da belirsiz, muğlâk bir tehdidin dizginlenemez beklentisi olarak tanımlanır denilmektedir. Son olarak depresyon ise, hastalık kıstasları göz önüne alındığında büyük bir üzüntü, değersizlik ve pişmanlık duygularıyla beraber kişinin kendini sosyal çevreden çekmesine, uyku ve iştahında azalmaya, cinsel isteksizliğe ve zevk duyduğu eylemlerden soğumasına neden olan bir duygu, durum bozukluğu olarak açıklanmaktadır.

      Bu üç öğe arasındaki bağlantıyı kısaca şöyle tanımlayabiliriz; herhangi bir olaydan dolayı kaygı duyarız. Bu kaygı bizde stres oluşumuna neden olur ve aşırı stres ise bizi depresyona sürükler. Bu oluşum tabii ki en basite indirgenmiş bir söylemden ibarettir. Ne yazık ki yazımın kapsamı tüm kavramları tam olarak irdelemeye alacak kadar geniş olmadığından ötürü bu konulardan sadece ana hatlarıyla bahsetmeye çalışacağım.

      Yaşamımızın bir değişimler zincirinden ibaret olduğunu düşünürsek, sürekli olarak yeni kişilerle tanışıp, yeni ortamlara giriyor, farklı bağlamlarda farklı uyaranlara karşı farklı tepkiler verme durumunda kalıyoruz. Hayatımızdaki her değişim, beraberinde uyum sağlamak zorunda kalacağımız yeni 'talep'lerle baş başa bırakıyor bizi. Bu değişimi nasıl algıladığımız, onunla başa çıkmayı ne derecede başarabileceğimizi de etkiliyo

r. Eğer ki değişimlere karşı esnek değil de katı durur, onları olumsuz algılarsak, sahip olduğumuz kaynaklara karşı bir tehdit olarak bedenimizde ki stres tepkilerini de harekete geçirerek içten içe enerjimizi tüketmeye başlamış oluruz. Bu tip vakaların sıklığı, yani uzun süreli stres deneyimi, sürekli yorgunluk, dikkat eksikliği ve uyarılmışlık yaratarak kişinin kendi yaşamının kontrolünü kaybetmesine bile neden olabilir.

      Stresin boyutunu ve kaynaklanma nedenlerini, olaylara karşı kendi bakış açımız ve algılarımız belirler. Yani karşılaştığımız sıkıntıların uyandıracağı stres tepkilerinin büyüklüğünü o olayları nasıl algıladığımız belirliyor. Bu nedenle de bir olayın sadece niteliğinden dolayı diğer bir olaydan daha stres verici olduğunu söylememiz mümkün değildir. Buradan şu sonuca varabiliriz; stres uyandıran olayların şiddetini belirleyen kendi nitelikleri değil, geçmiş deneyim ve öğrenmişliklerimize dayanarak o olayı nasıl yorumladığımız oluyor. Yine de şöyle bir ayrım yapılabilir. Eğer karşılaştığımız olay, kontrolü bizde olmayan bir durum ise, verdiği stres de büyük oluyor. Deprem, sel, hortum gibi doğal afetler, insanlar üzerinde büyük bir miktarda korku ve stres yaratıyor.

ŞAKA GİBİ GERÇEKLER
(Stresten kutulmak için:)

Bazı Aletler Neden Çalışmaz?
Gillette şirketi 1902 yılında güvenli jilet satmaya başladığında yüzlerce erkek satın aldı. Sonra da bu jiletlerin sakallarını kesmediğini söyleyerek onları çöpe attılar. Gillette yetkilileri, mutsuz müşterilerin tıraş olmadan önce jiletin sarılı olduğu kâğıdı çıkarmadıklarını fark etti.

En Hızlı "Gitmeyen" Araba!
Chevrolet, yeni model arabası için "Nova" ismini buldu ama sonra arabayı Latin Amerika'da satamayacakları anlaşıldı... Çünkü "Nova" İspanyolcada "Gitmez" anlamına geliyordu.

Görmedik, Bir Daha Atla!
1932 yılında Los Angeles Olimpiyatlarında Fransız atlet Jules Noel'in disk atmada kırdığı olimpiyat rekoru sayılmadı. Çünkü atışı izlemesi gereken bütün hakemler, sırıkla yüksek atlama yarışmasını izlemek için arkalarını dönmüşlerdi…

En Talihsiz Başkan
1840'ta ABD başkanlığına seçilen William Henry Harrison, Washington'da çok soğuk bir günde açık havada düzenlenen göreve başlama töreninde şapka ve palto giymeyi reddederek yaptığı uzun konuşma sonucu zatürre oldu. Yeni başkan sadece bir ay görev yaptıktan sonra öldü.

Toprak Kayarsa Ne Olur Acaba?
1971'de toprak kaymalarını incelemek isteyen Japon bilim adamları, büyük bir yağmur fırtınasını canlandırmak için bir tepeyi yangın hortumlarıyla adam akıllı suladılar. Bu yüzden tepenin çökmesi sonucu meydana gelen heyelanda 4 bilim adamıyla 11 izleyici hayatını kaybetti.

Bu Botları Giyenlere Bir Şey Olmaz!
Fransız ordusu, askerlerin mayın tarlalarında yürüyebilmelerini sağlayan patlamaya dayanıklı botlar icat etti. Fakat botlar o kadar ağır ve içinde yürünmesi o kadar zordu ki, askerler mayınlarla havaya uçmadan önce pusuya yatan düşman askerleri tarafından vuruluyorlardı.

Kimse Boğulmadı Kutlaması!
1985'te New Orleanslı cankurtaranlar o yıl şehrin havuzlarında kimsenin boğulmamış olmasını kutlamak için bir parti verdiler. Partide konuklardan biri boğuldu.


      Peki, stresin insanlar üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Şüphesiz böyle bir soruya karşı verilecek uzun bir cevap listesi var. Bundan dolayı ben burada sadece, stresin başlıca etmen olduğu rahatsızlıklardan bahsedeceğim. Uzun süreli stres durumunda kortizol seviyesi uzun süre yüksek kaldığından beynin bellekle ilişkili hipokampüs bölgesi zarar görüyor. Bu da bellek problemlerine yol açıyor. Bu durumun devamlılığında ise şizofreni ve depresyon gibi pek çok davranış problemleriyle karşılaşılabiliyor. Araştırmalar gösteriyor ki, daha genç yaş gruplarında stres, daha çok “geçici” sürelerle bellekteki bilginin geri çağrılmasını engelliyor. Bu durum, çok heyecanlandığımız sınavlarda niçin bir anda aklımızdaki her şeyin silindiğini hissedip, sınav sonrası yazmamız gereken birçok şeyi hatırladığımızı net bir şekilde açıklıyor. Stres vücuttaki hücrelerin yenilenmesine ve enerji toplanmasına fırsat vermediğinden “yaşlanma” hızlanıyor. Yani hücreler kendilerini yenileyecek enerji bulamayınca, dokular giderek yaşlanmaya başlıyor. Stres aynı zamanda psikomatik hastalıkların tetikleyicisi olarak da biliniyor. Psikomatik hastalıkların en yaygın örneğini ise ülser oluşturuyor. Birçok bilim adamı tarafından, kimi kalp damar hastalıklarının nedeninde stres olduğu kabul edilmektedir.

      Depresyon günümüzde genç yaşlı, çocuk erişkin demeden herkeste boy gösterebilen bir hastalık olarak dikkat çekiyor. Şüphesiz depresyonun bu denli yaygınlaşmasını tetikleyen unsurlardan biri de stres. Çünkü stres ve depresyon, birbirleriyle karşılıklı bir etkileşim içinde bulunuyorlar. Geleceğe dair kaygılarımızın yarattığı sürekli stres durumu beden enerjimizin tümünü tüketerek bizleri yorgun kılıyor. Ya hep ya hiç tipi düşünceyi de tetikleyen stres, umutsuzlukla beraber depresyona sürüklüyor. Okul ya da iş ortamındaki olaylar, sosyal çevreyle yaşadığımız çeşitli sorunlar bizleri sürekli olarak sıkıntı ve üzüntüye sokabiliyor. Tüm bunlar birikim yaparak depresyon belirtilerini tetikliyor. Teknolojideki gelişim beraberinde sosyal yapıda da farklılaşma getirerek bireyselleşme sürecine yol açıyor ve bireysel sorumluluk ön plana çıkıyor. Bireysel sorumluluktaki bu öne çıkış, olumsuz sonuçlar karşısında bireysel suçluluk duygularını da tetikliyor. Bireyselciliğin yaygınlaştığı toplumlarda depresyondaki kişiler, içlerinde ki çaresizlik, umutsuzluk, suçluluk ve kendine güvensizlik duygularına vurgu yaparken, daha az bireyselci toplumlar yorgunluk, iştah kapanması, hareketlerin yavaşlaması gibi davranışa yönelik belirtilere odaklanıyorlar.

      Tüm dünyada kabul gören genel geçer bir kaygı tanımından bahsetmek zor. Çoğu zaman terimin kullanım alanlarıyla ilgili soru işaretleri beliriyor. Çünkü kaygı, bilimsel bir terim olarak varlık gösteriyor bile olsa, günlük yaşamda da sıkça çeşitli bağlamlarda kullanılabiliyor. Kaygı için bir acil durum tepkisinden çok, tetikte olma durumunu içerdiğini söyleyebiliriz. Sınav gibi sosyal kaygı öğeleri barındıran stres uyaranları, atalarımızdan miras aldığımız ve yaşamsal değeri bulunan birincil stres tepkileriyle benzer şekillerde tetikleniyor.

      Korku, çevrede duyumsanabilen, algılanan gerçek bir tehlike karşısında verilen duygusal tepkiyi ifade ediyorken, kaygı durumunda tehlike kişinin zihnindeki bir felaket beklentisinden ibaret kalıyor.

      Kaygı, stres ve depresyonsuz bir hayat hepimizin isteğidir muhakkak. Fakat günümüz şartları buna pek de imkân vermiyor. Ama biz yine de stresten ve kaygıdan olabildiğince uzak kalmalı, olmuyorsa muhakkak profesyonel yardım almalıyız. Güneşli ve mutlu yarınlar dileğiyle…