Çok Meşgulüz...
Çok meşgulüz… Hayatımız öyle yoğun ki, düşünmeye ayıracak zamanımız bile yok bugünlerde. Öyle meşgulüz ki ev hanımlarımız, sabah sekiz akşam beş memurlarımız, işçilerimiz, işsizlerimiz, boş gezenlerimiz bile şunu okumaya, bunu takip etmeye, şöyle kendimi geliştirmeye “Çok meşgulüm, zaman bulamıyorum” diye söylenir oldular. Yalan değil doğru da söylüyorlar aslında. Çünkü geçekten çok meşgulüz. Her anımız dolu ve yapılması gereken o kadar çok iş var ki… Televizyon mesela katiyen izlenmesi gerekir. Her gün gözler yorulana, baş ağrıyana kadar. Bilgisayarı da muhakkak açıp karşısında bir iki saat öldürmeli her insan, ondan da sıkılınca birini cepten arayıp konuşmalı, o bitince de gazete dergi karıştırmalı. Bu kadar yoğunluğun üstüne yatıp uyumalı, tabii ki yarınki yoğun programın altından kalkabilmek için. Böyle dostlar, maalesef durumumuz bu. Yalnız kalmıyor, düşünmüyoruz. Hepimiz korkup kaçıyoruz kendimizle baş başa kalmaktan. Sanki zorundaymışız gibi her dakikamızı mutlaka bir şeyle dolduruyor, onu da bulamasak yatıp uyuyoruz. Oysa üretebilmek için yalnız kalmak gerekir, yazabilmek, çözebilmek, yeni fikirler, yeni akımlar ortaya atabilmek için biraz yalnız kalıp düşünmek gerekir. Ama biz çok meşgulüz ve yalnız biz değil bütün dünya çok meşgul. Çok fazla ülkeye gitmedim ama buradan belli onların da çok meşgul olduğu. Yazın hayatlarına bakınca başka ülkelerin görmemek elde değil bunu. Ruslara bakalım mesela; onca nesir üstadı yetiştirmiş bir millettir kendileri ama bugün var mı artık Rusların bir Dostoyevski'si ya da bir Puşkin'i? Ya da Amerikalıların var mı bugün bir Hemingway'i, Almanların bir Goethe'si? Peki Fransızların var mı bugün bir Jean Genet'i? Yok, çünkü bizim gibi onlar da çok meşgul. Gelin korkmayalım, kendimize de bir bakalım, güzel ülkemize Türkiye'mize. Biz de birçok üstat yetiştirmiş bir milletiz. Var mı efendim artık bizim de bir Reşat Nuri'miz, Ömer Seyfettin'imiz? Ya Mehmet Akif'imiz, Cahit Sıtkı'mız; bir garip Orhan Veli'miz? Yok, neden? O kuşaklar şimdikinden daha mı kabiliyetli idi? Hayır. Peki deniz daha mı güzeldi? Anneler daha şefkatli, evlatlar daha tatlı, yoksa İstanbul'un çukurları daha çukur, yeni rakı daha mı yeni idi? Acaba sevgililer daha mı az hain ve daha mı az güzeldi? Hayır, hepsine hayır. Sadece onlar bizim kadar meşgul değillerdi. İzlenecek masmavi gökleri, dalgalı denizleri vardı. Yaşanacak kapkara geceleri, avare gezilecek sokakları vardı onların. Onlar, üstünden ekmeklerini kazandıkları gerçek işleri bitince çekilip köşelerine baş başa kalırlardı ruhlarıyla, düşünür kafa yorar sorgularlardı hayatı ve her gün yeniden yaşarlardı geçmişi. Hiç değilse sevdiklerine vakit ayırır, insanlarla hissiyatlarını paylaşırlardı. Bu büyük eserler bazen bir şehir manzarasında, bazen tek odalı kiralık bir dairede, bazen sokağa açılan bir pencerede, bazen de bir mesai arasında filizlenirdi berrak zihinlerinde, çünkü onların bol bol zamanı vardı. Ama biz çok meşgulüz.
Bu meşguliyetin bedeli gitgide ağırlaşıyor. Boğazımıza kadar batıyoruz kendi kendimize dayattığımız bu eğlence mecburiyetine ve bu her anımızı bir eğlence ile doldurma rahatsızlığımız yavaş yavaş bütün hayatımızı etkisi altına alıyor. Öğretmenimiz “öğrencilerime nasıl daha faydalı olurum”u düşüneceğine, hakimimiz duruşmada hangi kararın daha doğru olacağını düşüneceğine, gençler bu vatanın nasıl kurtulduğunu, kahramanlıkları, düşmanlıkları, rejime karşı tehditleri, Atatürk'ü düşüneceğine, gurbettekiler annelerini düşüneceğine, tertemiz zihinlerini toplu iletişim araçlarının zorla içimize soktuğu son derece tehlikeli ve sakıncalı şeylerle dolduruyorlar. Bu çok küçük gibi görünen alışkanlıklarımız eğitimden sanayiye bütün meslek hayatımızı, aile kavramından vatan sevgisine bütün manevi hayatımızı tehdit ediyor. Evet çok mutluyuz, her zaman oyalanacak bir şey bulup hiç canımızın sıkılmasına müsaade etmiyoruz, ama galiba bu sandığımız kadar iyi bir şey değil. Biz böyle her an eğlenmeye, mutlu olmaya, hiç düşünmemeye devam edersek korkarım gelecek kuşaklara bırakacak çok fazla şeyimiz olmayacak. Ama ne yapalım çok meşgulüz…
Hepinizi yalnızlığa davet ediyorum dostlar, durup düşünmeye, her dakikamızı bir eğlence ile doldurmamaya. Hepinizi ruhunuzla baş başa kalmaya davet ediyorum korkmadan, kaçmadan kendinizden. Hepinizi kafa yormaya davet ediyorum, körelmeye yüz tutmuş duygularımızı kabartmaya, düşüne düşüne bazen melankoli nöbetleri geçirip bazen coşmaya, kağıda kaleme sarılmaya davet diyorum, ağlamaya, gülmeye. Biliyorum, çok meşgulsünüz ama….
İbrahim KARABOĞA
k4607@dho.edu.tr
|