Herşey Sevmekle Başlar...

 
 
 
 
İlk Seyir Ade I
"Deniz bir sevdadır, vazgeçilmez bir tutku. Siz ona bir adım atarsınız, o sizi bağrına basar. Bir bakarsınız önünüzde süt liman serilmiş yol veriyor, bir bakarsınız öfkeli kuzucuklar içinde çalkalar iskeleden sancağa. Geminin başı bir girer bir çıkar azgın sulardan. Ama durmak yoktur denizciye."
 

      Deniz Harp Okulu'nda bir yıldır almış olduğumuz deniz eğitimlerinin tatbiki olacak Açık Deniz Eğitimi-I (ADE-I) seyrine çıkacaktık. Bir gece öncesinden gemiye yerleştik ve bu ilk seyrimizin heyecanıyla bir eksiğimiz olmaması için son kontrollerimizi de yaptık.

      Sabah bizi uğurlamaya ailelerimiz, yakınlarımız gelmişti. Onlardan daha önce de ayrılmıştık ama bu farklıydı. Bir deniz subayı olma yolunda önemli bir adımdı bu seyir. Komutanlarımız, ailelerimiz ve küçük bir uğurlama töreni. Ardından çimariva mevkilerimize geçtik. Son parimayı da almıştık ki, gemi düdüğü sanki gökyüzünü inletircesin öttü. Römorkörler limandan açtı gemiyi ve çimariva: Sağ ol, sağ ol, sağ ol…

      Tuzla limanı görüş alanımızdan çıkmıştı. Kısa bir süre sonra adalar da yoktu. Sadece deniz, ufuk çizgisi ve gökyüzü… Harbiyelinin seyri elbette ki, şehir hatları vapuru ya da mavi turdan farklı olacaktı.

      Personelle birlikte dörder saatlik vardiyalar tutacak, her branşın farklı görev ve sorumluluklarını öğrenecektik. Vardiyalar esnasında onların tecrübelerinden maksimum seviyede istifade ediyorduk. Aklımızdaki sorulara cevap ararken, vardiyalar dışında tatbiki eğitimler de yapıyorduk. Tüm gemi personeli bizim için adeta seferber oluyordu.

      Marmara'yı geçtiğimiz ilk gün… Durgun bir deniz, eğitimler ve önümüzdeki ilk liman Çanakkale. Çanakkale, diğer limanlar arasında bizim için özel bir yere sahipti. Çanakkale, bir devrin battığı yerdi. Ecdadımızın kahramanlık destanları yazdığı, her karışını kanlarının son damlasına kadar savunup da bir adım geri durmadıkları topraklardı. 'Her Türk asker doğar' sözünün gerçek olduğunun kanıtlandığı yerdi.

      Çanakkale'de Nara limanına aborda olduk. Askeri bir liman olan Nara limanının hemen karşısında Çanakkale Boğaz Komutanlığı vardı. Hem Çanakkale'de hem de aborda olacağımız diğer limanlarda aborda olduktan sonra şehirdeki Atatürk anıtına çelenk koyuyor ve İstiklal Marşımızı okuyorduk. Orada yaptığımız tören geçişiyle de halkımızın gözünde bir Harbiyelinin zaten var olan o saygın yerini bir nevi perçinlemiş oluyorduk. Başımız dik, göğsümüz gergin asker ruhunu gururla gösteriyorduk.

      Çanakkale'de savaş siperlerini gezerken her gittiğimiz yerde ayrı bir kahramanlık destanıyla karşılaşıyorduk. Yahya Çavuşlar, Seyit Onbaşılar, 57.Alaylar ve isimsiz nice yiğit... Onlar bir hiç uğruna ölmemiş, manevi değeri çok yüce olan şehitlik payesiyle şereflendirilmişlerdi. Bize de üzerinde yaşadığımız toprakların değerini anlamak, vatanımıza ve milletimize adanmışlıkta onları örnek almak düşüyor.

      Aynı zamanda Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal'in akıllıca stratejilerini uyguladığı, tarihe adını altın harflerle yazdıracak 'Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!' emrini verdiği savaşlardı. Mustafa Kemal'in askeri dehasını gösterdiği bu savaş alanlarını görmek, onun komutanlık vasıflarını kavrayacağımız ilk yerdi.

      Aborda olduğumuz limanda Nara Kalesi'ni de gezdik. Ayrıca İstanbul Boğaz Komutanlığı'na bağlı güdümlü mermi test merkezini gezdik. O bildiğimiz Truva atının izini sürmek için Troya antik kentine gittik. O uygarlığın kalıntılarını gördük ve bilgilerimize yeni bilgiler ekledik. Üç günlük limandan sonra bizi güzel ve bir o kadar da zorlu bir seyir bekliyordu.

      Boğazdan çıktık. Yerli ve yabancı tüm gemilerin yaptığı bir adet vardı: Çanakkale Şehitleri Abidesini selamlamak. Cayro ripiterinde 5° den gördüğümüz andan 5° geçinceye kadar selamlama yapılacaktı. Selamlama esnasında hepimizin gönlünden gelen ama bir arkadaşımızın sesiyle buluşan bir şiir anons devresinden tüm boğazı inletiyordu:

…Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim seni tarihe gel desem, sığmazsın…

      Gökçeada ile Bozcaada arasından geçtik. Tekrar boğazdan girdik ve o gece Karabiga açıklarına geldiğimizde demir attık. Böylece hem demir atma/alma mevkilerinde personelin neler yaptığını gördük hem de İstanbul Boğazı'ndan gündüz geçecektik.

      İstanbul boğazı, 18 mil uzunluğunda ve geçişi yaklaşık 2 saat sürüyordu. Birkaç gün önce çıktığımız seyrin başlangıç noktasını görüyorduk, ama varacağımız limana daha üç günümüz vardı. Karadeniz'e çıkar çıkmaz ne kadar çetin ve dalgalı olduğunu gördük. O anda, 'Çırpınırdı Karadeniz/ Bakıp Türk'ün bayrağına…' dizelerine hak verdik. Yalpa, başvurması, fırtına ne demek aslında pek de derslerdeki kadar kolay anlaşılmadığını gördük. Teori ile pratik arasında çok fark vardı. Bıldırcın Geçimi fırtınasının sonundan geçiyorduk. İşte o zaman bir denizci için şartlar ne olursa olsun görevini yapmanın, yapabilmenin ne kadar önemli olduğunu gördük. İlk seyrimiz için bu havalar tam da bizim içindi. Denize alışmak ve onunla bütünleşmek…

      Trabzon Limanı’na aborda olduk. Trabzon'da kültürel geziler kapsamında Sümela Manastırı'na ve Uzungöle gittik. Her köşesi bir doğa harikası olan Trabzon'un Maçka ilçesine ve oradan da Sümela manastırına gittik. Kara kayalıkların avucunda asılı duran bu yapının tarihini oldukça merak ediyorduk. Rehberimiz oldukça güzel bir şekilde anlattı. Bir yandan da maalesef tarihi değerlerimize sahip çıkma konusunda ne kadar duyarsız olduğumuzu gördük. Tarih yapan bir millet olarak onu korumalı ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarmalıyız. Osmanlı Döneminde, manastırın geçimini sağlayabilmesi için civardaki köylerin vergilerini buraya bağlandığını öğrendik. Bu, Türk adalet ve hoşgörüsünün güzel bir örneği. Farklılıklardan uzlaşı ve hoşgörü getiren bir anlayış.

 

 

   

      Gezimizin diğer gününde de Uzungöl'de çok güzel bir gün geçirdik. Limanlarda yaptığımız geziler bizim için çok faydalı oluyordu. Bir deniz subayı olarak kendi limanlarımızı çok iyi tanımamız gerekliydi.

      Trabzon çok güzeldi ama bizim gözümüz denizdeydi. Gemide yaşam şartları karadaki ortamdan daha kısıtlıydı. Buna rağmen kısa sürede alışmıştık. Belki birçok günlük zevklerimizden uzak kalıyorduk. Ama birliğimiz bunun da üstesinden geliyordu.

      Sinop'a varmak üzere yola çıktık. Çaylak fırtınası… Karadeniz'in azgın suları, kıyıda dimdik ve heybetli dağlar, üstümüzde kara bulutlar. Bu heyecanı yaşamak, bizim için çok güzel bir duyguydu. Bu mesleğe kendimizi adayacaksak, denize yabancı kalamazdık. Denizin fırtınasını da sevecektik. Yalnız ne var ki, bu ilk tecrübelerimiz bizim için biraz çetin geçecekti. Ertesi sabah, Sinop limanına avdet olundu. Okuduğumuz gemicilik operetindeki gibi, limana varınca yaşanan zorluklar unutuluyordu.

      Sinop… Türkiye'nin en kuzey ucu, Şirin bir kıyı şehri, yeşilin en güzel tonları ve dahası. Sinop yüzyıllardır önemli uygarlıklara beşiklik etmiş bir şehir. Arkeoloji ve Etnografya müzeleri var. Arkeoloji müzesinde bölgedeki kazılardan çıkan çeşitli eserler, Etnografya Müzesi'nde de özellikle el dokuma tezgâhları bize bölgenin tarihi ve halkının kimliği yönünden fikir verdi. Oldukça sıcak bir halkı olan Sinop'un ekonomisi pek gelişmemiş. Özellikle Samsun'a göç veren şehirde havaalanı dahi mevcut fakat pek kullanımda olduğu söylenemez. Şehrin simgesi olarak Sinop Cezaevi’ni sayabiliriz. 1997'ye kadar faal olan cezaevi, daha sonra Kültür Bakanlığı'na devrediliyor ve Sinop Tarihi Cezaevi adıyla gezilebiliyor. Eski gardiyanları rehberlik ediyor. Cezaevinin gezdiğimiz her köşesi adeta buram buram tarih kokuyor. Hayatların söndüğünü veya yeni başlangıçların yapıldığını hayal edebiliyoruz. Hatta Sabahattin Ali'nin “Aldırma Gönül” adlı şiirini burada yazdığını öğreniyoruz. Başrolünde Ferhan Şensoy'un oynadığı Pardon filminin çekildiği yer olması da buranın bir diğer ilginç özelliği.

      Sinop'ta gezdiğimiz yerlerden bir diğeri ise Hamsilos Koyu. Hem ağaçları hem deniziyle mükemmel bir yer. Varınca öğrendiğimiz önemli bir özelliği ise donanmamızın Sinop baskınını yaşadığı yer olması. Aziz şehitlerimizi şükranla yâd ediyoruz.

      Sinop çok güzeldi, ama bize ayrılık vakti yeniden görünmüştü. Karadeniz Ereğli limanına varmak üzere yola çıktık. Seyir esnasında uçaksavar atışları yapıldı. Bu eğitimler esnasında, bize daha birkaç gün önce teorik olarak anlatılan bilgilerin uygulamasını görmek oldukça yararlı oldu. Genel olarak, savaş durumunda branşların neler yaptıklarını, köprü üstünün, SHM'nin ve diğer branşların görevlerini görerek öğrenmek, daha yapmamış olduğumuz mühendislik branşlarımızın seçiminde bize yardımcı oldu.

      Seyirde tuttuğumuz vardiyaların, tatbiki deniz eğitimlerinin yanında varacağımız bir sonraki liman hakkında güncel bilgiler veriliyordu. Bunların dışında örneğin, boğaz geçişi yaparken boğazların statüsü, Karadeniz'deyken Mavi Akım, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı ve Türkiye'nin jeopolitiği hakkında konulara haiz arkadaşlarımız tarafından bilgilendiriliyorduk. Çünkü bir deniz subayı olarak ülkemizin jeopolitiğini çok iyi bilmeli, geçmişimizi değerlendirmeli ve buna göre olayları anlayacak sağlam bir bakış açısı kazanmalıyız. Bir gemi, bayrağını dalgalandırdığı sularda ülkesini temsil eder. Bizim mesleğimiz bu açıdan bakıldığında hata affetmeyen önemli bir meslek. Bunun bilincinde olarak biz de daima bilgiyi güç sayarak ülkemizin askeri ve siyasi tarihini öğrenmek için çaba sarf ediyoruz.

      Yeni doğan güneşle yeni bir limana varıyorduk. Büyük limanlar, sabahın ilk ışıklarında bile durmadan çalışan fabrikalar, bembeyaz dumanlarla kaplı bir gökyüzü. İstanbul'da bile bu kadar fazlasına rastlamadığımız bir sanayi. Burası Zonguldak'ın Ereğli ilçesiydi. Gördüğümüz bu manzara ise, Erdemir Demir-Çelik Fabrikasıydı. Ama küçük bir ayrıntı, bizi ürküten o dumanların su buharı olduğunu öğrendiğimizde biraz rahatlıyoruz.

      Ereğli, demir-çelik işletmeleri sayesinde istihdamın oldukça yüksek olduğu, sanayinin ana geçim kaynağı olduğu bunun yanında balıkçığın da yapıldığı, güzel bir liman. Uzun ve güzel bir sahili ve vakit geçirecek nezih mekânları olan bir yer. Ereğli'de liman kültür gemilerimiz kapsamında Erdemir Demir Çelik Fabrikasını ve tarihi önemi de olan Cehennemağzı mağaralarını gezdik.

      Son limanımız Ereğli'den sonra, seyrin sonuna gelmiştik. Aslında gemi yaşamına çok da iyi alışmıştık. Denizin her halini görmüş, onu tanımıştık. İstanbul Boğazı'na girerken içimizde tatlı bir burukluk vardı. Denizi koklamak, fırtınayı hissetmek, rüzgârı ve havayı tartmak, denizde yaşamak… Deniz artık bizim evimiz olmuştu. Donanmaya hazırlık mahiyetindeki bu ilk seyrimiz çok zevkli ve yararlı geçmişti.

      Tuzla Limanı'na avdet. Yine çimariva yerlerimizde heyecanlı bir bekleyiş, karşılama töreni ve ailelerimiz. Yaptığımız tören belki aynı törendi, ama biz aynı değildik. Seyrin bize kazandırdığı çok şey vardı. Gerçek bir denizci olma yolunda ilk adımımızı atmıştık.

Ömer SÜMER
s6005@dho.edu.tr
Ahmet İZGİN
i6076@dho.edu.tr

 
 
 
Diğer Yazılarımız