Herşey Sevmekle Başlar...

 
 
 

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GELECEĞİ
VE TÜRKİYE

 
 

     Erol MANİSALI, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde 1976 yılında profesör oldu. İktisat Fakültesi'nin "Avrupa ve Ortadoğu Araştırma Merkezi Başkanlığı" yanı sıra 1990 yılında kurulan "Kıbrıs Araştırma Vakfı"'nın da başkanıdır. Ayrıca "Balkan Ülkeleri Araştırma Vakfı" ile "Türkiye Çevre Vakfı" yönetim kurulu üyesidir.
     İktisat ve uluslararası ilişkiler alanlarındaki uzmanlığın yanı sıra, deneme ve anı niteliğinde kitapları da bulunmaktadır. Küreselleşme ve AB politikalarına karşı ulusalcı ve cumhuriyetçi görüşü en iyi şekilde savunur.

 
 

      

      PUSULA : Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkileri üzerine uzman bir akademisyensiniz. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte Avrupa Birliği ekonomik bir birlik olmakla beraber “siyasi” bir kimlik kazanma çabasına girişti. Bugünkü durumuna baktığımızda Avrupa Birliği siyasi birlik olma yolunda hangi aşamadadır?

Yeni katılacak ülkeler bir yük olsa da Avrupa'ya gireceklerdir. İlk başlarda 26 ülkenin adı söyleniyordu. Bu ülkelerin ekonomilerine bakılmaksızın tarih içinde Avrupalı oldukları için birliğe üyelik hakkı kazanmışlardır. Üyelikte AB'nin dikkat ettiği en önemli nokta, aday ülkelerin Avrupalı ve Hıristiyan olmasıdır. Avrupa Birleşik Devletleri olma yolunda Slovakya gibi ekonomisi kötü ülkeleri de bünyesine kattı.

      Avrupa Birliği'nin genişleme sürecinden ve siyasi birlik olma yolunda attığı adımlardan bahsettik. İlerde oluşabilecek Avrupa Birleşik Devletleri savunma politikası nasıl olacaktır?

      Avrupa Birleşik Devletleri, ABD'ye karşı bir başka güç olarak ortaya çıkıyor. AB'nin yanında Avrupa Birleşik Devletleri olarak emperyalizmin iki ayağından birini oluşturmaya çalışıyor. NATO üyesi ülkelerle birlikte genişlemesi NATO'dan tamamen bağımsız olmayan politikalar istemeyeceğinin göstergesidir. NATO'nun politikalarının tamamlayıcısı nitelikte girişimler söz konusudur. Zaten AB'nin yeni üye olan ülkelerine, baktığımızda NATO üyesi ülkeleri görmekteyiz.

      Savunma alanında bazı durumlar söz konusudur. Aday bir Türkiye bu durumun neresindedir?

      AB, aday Türkiye'yi kendi politikalarını destekleyen bir yerde görmek istemektedir. Kendi savunması için oluşturduğu AGSK platformunda Türkiye'yi bir askeri güç olarak görmek istedi, ancak Türkiye tam üye olmadan böyle bir oluşuma destek olmayacağını açıkça belirtti ve bu yanlışı teklifi reddetti.

      Son yıllardaki Yunanistan Türkiye ilişkilerine baktığımızda bir yumuşama ve yakınlaşma görüyoruz. Yunanistan ile olan Ege ve Kıbrıs sorunu sadece iki ülke arasında çözülmeye çalışılmaktan çok AB'nin de içinde bulunduğu çözüm önerileri ile çözülmeye çalışılıyor.

      Bir taraftan tam üye bir Yunanistan ve diğer tarafta aday Türkiye... Bu iki ülke arasında AB objektif yaklaşımlarda bulunarak dengeyi sağlayıp, kalıcı çözümler üretebilir mi?

      Hayır. Tabii ki Avrupa objektif çözüm sunamaz. Yunanistan, üyelikten önceki gibi kriz politikası izlemektedir. Yunanistan ile aramızda tamamen yumuşama söz konusu değildir. Çünkü Yunanistan kendi politikalarını AB'nin arkasından ilerletiyor. Son yıllarda tam üyelik sürecindeki Türkiye'nin bu konularda attığı adımlar devamlı Türkiye'nin aleyhine şekillenmiştir. Yunanistan bu tutumunu devam ettirerek Ege ve Kıbrıs'tan bir takım avantajları şimdiden sağlamıştır ve sağlamaya devam edecektir.

      AB dendiğinde çoğu insanın aklına “ekonomik refah” geliyor. AB'ne tam üye bir Türkiye sizce bu ekonomik refaha ulaşabilir mi?

      AB'ne tam üye bir ülke olmadan ve bu yolda ilerlemeden bu tip varsayımlarda bulunmayı, üzerine ekonomik politikalar üretmeyi pek doğru bulmuyorum.

 

 

      

      Türkiye'nin yaptığı bazı antlaşmalar Türkiye'den tam üye olmadan, özel bir statü ile AB'nin politikalarını izlemesini istiyor. Yani henüz net bir üyelikten bahsedilmezken bizim kendimizi onların kriterlerine göre ayarlamamız söz konusu. En çok da ekonomik anlamda bunu söyleyebiliriz.

      Son zamanlarda Türkiye'ye akan yabancı sermayeyi gözlemlediğimizde bu politikaların etkisini açıkça görebiliriz. Şunu söyleyebilirim ki Türkiye gibi ülkeler ”sosyal devlet” yapısını korumak zorundalar. Türkiye sosyal devlet olmaktan uzaklaştıkça oluşacak boşluk üç kısım tarafından doldurulmak istenecektir. Bunlar: Şeriatçılar, bölücüler, Brüksel ve Washington güdümünde kazanç sağlamak isteyen sermaye çevreleridir. Tabii bu bahsettiğimiz sadece bir kısımdır. Bunun dışında milli sermaye sahipleri de vardır. Ancak üzülerek söyleyebilirim ki bu sermaye sahiplerinin en önemlilerinden olan TÜSİAD bile Türk ekonomisinin %7'sine sahiptir.

      Sizce AB'nin şimdiki amacı nedir? Siyasi birlik oluşturma gibi bir amacı var mıdır?

      AB, Berlin Duvarı'nın yıkılmasından önce de siyasi birlik olma yolunda adımlar atıyordu. Ancak 1990 sonrasında özellikle 1992 Mostritch Antlaşması ve Parasal Birliğin sağlanmasıyla Avrupa Birleşik Devletler olma yolunda önemli adımlar atıldı.

      Almanya'ya baktığımızda bugün azınlık olarak Katolik, çoğunlukla ise Protestan nüfüs görmekteyiz. Bu bağlamda Almanya'da azınlık olan Katolik bir kardinalin Vatikan'a Papa olması AB'nin Hıristiyanlık ve kültürel alanda Protestan ve Katolikleri yakınlaştırması amacı güdüyor.

      Avrupa Birleşik Devletleri, ABD'ye karşı bir başka güç olarak ortaya çıkıyor. ABD'nin yanında Avrupa Birleşik Devletleri olarak emperyalizmin ana iki ayağından birini oluşturmaya çalışıyor.

      Dünyada gelişen ekonomilere baktığımızda gözümüze Asya kaynaklı ülkeler çarpıyor. Sizin bu bölgelerdeki ülkelere seyahatleriniz haliyle tecrübeleriniz var. Size göre bu gelişmelerin başlıca sebepleri nelerdir?

      Asya ekonomilerinde gerçek bir gelişmeden söz edemeyiz. Sadece göstermelik ilerlemelerde bulunuyorlar. Bütün yatırımların yabancı kaynaklı olması büyük miktarda paranın ülkeden bir anda çekilebileceği anlamına geliyor. Bir ülkenin gerçekten gelişmesi için dört unsuru bulundurması gerekir. Aynı arabanın dört tekerleği gibi bu unsurlar birbirlerine bağlıdır. Bunlar; kültür, siyaset, silahlı kuvvetler ve ekonomidir. Bunların dördü birden gelişmedikçe gerçek bir gelişmeden söz edilemez.

       Güç maksimizasyonunun bir ayağı da kültür olarak tanımlanıyor. Dünyaya baktığımızda ise kültürün de pazarlandığını görüyoruz. Türkiye'yi ele aldığımızda karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?

      Az önce bahsettiğim gibi yabancı sermayelerin yayılması bu kültür emperyalizminde önemli bir adımdır. Güney Amerika işgal edilirken oraya ilk gönderilen üç gruba dikkat etmemiz gerekir: Bunlar; tüccar, papaz ve askerdir. Irak'a baktığımızda da aynı sahneyi görüyoruz: Misyonerler, tüccarlar ve askerler.

       Hocam kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

      Ben de teşekkür ederim arkadaşlar.

 

 
 
 
Diğer Yazılarımız